27 Mart 2013 Çarşamba

ANNE RAHMİNDEN SOKAKLARA


                                                     "Yaşamın olduğu her yerde
                                                                                                                             savaşmak istiyorum"
                                                                                                                                            Clara Zetkin

 Cinsiyet,insanın mevcut genetik,biyolojik ve fizyolojik özellikleri olarak tanımlanır.Bu özellikler cinsiyetler arasında eşitsizlik değil sadece farklılık yaratmaktadır.
Toplumsal cinsiyet(gender) kavramı ise farklı kültürlerin insanlara yükledikleri roller,sorumluluklardır.Yıllar yılı öğretilmiş ve dayatılmış bu misyonlar kadının ve erkeğin omuzlarında yük olarak ağırlaşıp durmakta.Tarih ve toplum rolleri kadın ve erkek üzerinden dağıtırken bunun dışında farklı yönelime sahip olan herkes ötekileştirilmeye mahkum bırakılmıştır.
Bizler toplumsal rollerimizle daha konuşmadan, kadınlığımızın- erkekliğimizin farkına bile varmadan karşılaşıyoruz.Daha anne karnındayken ,eşyalarımız cinsiyetlerimize göre renkler belirlenip alınıyor. Doğumdan sonra daha cinsel organlarımızı keşfetmeden erkekseniz devamlı bir yerinizi göstermeniz isteniyor, kadınsanız devamlı bedeninizi saklamanız gerekiyor.Ve bu liste uzayıp gidiyor. Erkeklerin – erkliği büyürken "çapkınlık, avarelik, yakışır be oğluma " diye pohpohlanırken , kadınların kadınlığının farkına varılması bile istenmiyor. Yetiştirilip baba ocağından koca evine giden kadından buna rağmen birden "kadın" olması isteniyor. Hiç bir zaman ev işlerinde kocasına yardım eden bir kadın göremezsiniz. Zira kadın yemek yapmayı , ev temizlemeyi bilmiyorsa "koca" dahi bulamamakla korkutuluyor. Sanki koca bulmak ve evlenmek zorundaymış gibi.
Kadınların çoğu çalışma hayatına yeterince katılamıyor bile ne de olsa toplumsal olarak "ev kadınlığı" ve "analık" onlar için biçilmiş. Bu yüzden eğitim hayatlarına başladıklarında meslek seçimleri bile sınırlandırılmıştır. Hiç bir kadının muslukçu olma, inşaatta çalışma gibi düşüncesi dahi olamaz, kadın dediğin öğretmen olur , sekreter olur.
Aynı zamanda ailenin, toplumun namusudur kadın.İki bacak arasında ki mesafe kadardır kadının alanları. Erkeğin-erkin belirlediği sınırın dışına çıktığı an yollu, aranan, kadınlığını kaybedendir. Sanki kadının adı var da bu ülkede. İnsanlığı bile "adam olmak" ile tarifleyip dil alışkanlığına atıyoruz suçu, bilinçimize çok söz geçirmeyi başarmışız gibi. Bilinçimiz kadar konuşuyoruz aslında. Bize giydirilmiş onca rolden ne kadar sıyrıldığımızı kullandığımız dil ifade ediyor. Biz doğmadan hayat boyu giyeceğimiz roller hazırlanmış, cinsiyetçi tutum , erkek egemen dil, erkin hakimi olduğu alanlar...Kadının esamesi bile okunmuyor. Erkek egemenliğinin toplumun hemen hemen tüm dokularına sirayet etmiş bu uygulamalarına karşı biz kadınların bulundukları her alanda cinsiyetçiliği karşı durabilmeleri ancak birlikte ve kendi mücadelesini vermesiyle mümkündür.

                                                                                                                                         Türkü Zencir


                                                                                                                    

KORKUTUCU TERİM FEMİNİZM



      Bugün yaşadığımız Dünya’da kadınlar ve erkekler arasında toplumsal eşitsizlikler vardır. Bu eşitsizlikleri ilk zamanlar yaratan ataerkil sistemdir. Ancak günümüzde ataerkil sistemle kapitalizmin el ele verip, kadın asmaca oyunu oynadıklarını görüyoruz. Feminizm bu toplumsal eşitsizlikler sonucunda, kadınların hak alma mücadelesinin ete kemiğe bürünmesidir.
Kısaca özetlememiz gerekirse feminizmleri üç başlık altında inceleyebiliriz. Radikal feministler; sorunun tek başına ataerkil sistemle alakalı olduğunu ve bununla mücadele edilmesi gerektiğini savunur kapitalizmi sosyalist bir temelde karşılarına almazlar. Kadının baskı altında olmasının sebebi onlara göre biyolojiktir ve özgürleşmenin kaynağı ancak biyolojik devrimle mümkündür. Liberal feministler; kadının kendini geliştirerek kamusal alana çıkmasıyla bütün sorunların giderilebileceğini savunur ancak; bu mümkün değildir. Çünkü; sorunun temeline inilmeden reformist değişikliklerle sorunun halledilebileceğine inanılır. Sosyalist feministler ise, sosyalizmi feminizm için ön koşul kabul ederler. Erkek egemen sistemle kapitalizmi birbirinden çok ayrı çok uzak bir şey olarak görmeyip ikisine karşı mücadele verirler.

      Feminizm terimini kullananlara karşı toplumumuzun mükemmel bir 'ötekileştirmesi' ve terimin içini boşaltma gibi hayret verici yetenekleri var. Feminizm; yasak bir kelime, bir tabu olarak görülüyor ve terimin içi boşaltılıyor. Bunun en büyük nedeni de kadınları kontrol altında tutma çabası. Feministler, erkeklere hiçbir konuda ihtiyaç duymayan, erkekleri ezmeye çalışan, erkekleri gereksiz bulan ve hepsinin kazanlara atılıp yakılması gerektiğini düşünen (nitekim bu durum 18. yüzyılda Avrupa ve Amerika' da cadı avlarında kadınlara yapılmıştır.) kadın toplulukları gibi gösteriliyor. Feminizmin böyle gösterilmesi çok doğal çünkü kapitalizm hiçbir zaman kadınların direniş göstermesini istemez. Çünkü; kadın ucuz iş gücü ve alınıp satılan bir meta yerine konulur. Bu yüzden de kapitalizm kadınların kendilerini ifade edip birleşecekleri yeri çamur atarak kirletir. Kadınların direniş gösterdiği diğer kavram da ataerkil sistemdir. Erkeğin egemen olduğu ve erkeklerin sözlerinin kanun sayıldığı bir yapılanmada kadın yeri değersizleştirilir, yok sayılır ve öldürülür. Nitekim kadın katliamları bunun en büyük göstergesidir. Feminizm sanıldığı gibi erkek düşmanlığı değil, kadınların kendilerini ifade ettikleri, hakları için birleştikleri ve hakları için mücadele ettikleri, hep beraber eşit şartlar altında yaşayabileceklerini göstermeye çalıştıkları bir yapılanmadır.

  Peki neden feminizm?

    Çünkü; kadının uzaklaştırıldığı toplumsal alana yeniden kazandırılma çabasıdır. Çünkü; farkındalıktır. Çünkü; kadının varlık sorunudur, bilincidir. Çünkü; erkeklerle birlikte eşit şartlar altında yaşayabileceklerini gösterebilmektir. Çünkü; meta olmadıklarını gösterdikleri yerdir. Çünkü; emek sömürüsüne karşı mücadele etmektir. Çünkü; kadınların kendilerini ifade edebildikleri alandır. Çünkü; kapitalizme ve ataerkil sisteme karşı durmaktır...
                                                                                                                                   Bilsev Karkıner

TOPLUMSAL KABUS


Toplumsal kabus namus olgusudur. Kadın katliamlarının ve kadın intiharlarının altında yatan temel gerçeklik namus ve ahlak anlayışıdır. Erkek egemen sistemin temsilcisi erkeğin baskısı ve zulmün altında ezilen kadın,ölümü bir çözüm gibi görmekte ve her gün erkeğin çıkarına uygun düştü mü kadın ‘namus’ olmakta ve dışarı adım atması dahi,en büyük ayıp sayılmakta,çıkarına uygun düşmediyse en büyük namussuzluğu yaparak kadını para karşılığında satmakta fuhuş ve medya sektörlerinde kar nesnesi olarak kullanmaktadır.Bunun yerine her birimizin, bizi bağlayan, bizi biz olmaktan alıkoyan toplumda ne varsa karşısında durarak mücadele edecek gücü kendimizde bularak karşı koymayı öğrenmemiz gerekmektedir. Kör düğüm haline gelen bu sorun toplumsal dokuyu bozan bu yaraya dokunulmadan,tabular ortadan kaldırılmadan da çözülemeyecektir.Bir kadına yılgınlıkla bu sözü söyleten özgürlüğü Tanrıdan dileyerek,kaderimizi çizdiği yazgıya boyun eğerek ulaşamayacağımız kesin.Kadın kendisine yönelik saldırılara anında cevap verecek ve kendisini aktif savunacak tarzda örgütlenebilirse aile içi ve dışı şiddete karşı ciddi bir iradi-örgütlü duruş geliştirebilir ve kendi savunma sistemini inşa edebilir.

    Sanat ve medya alanı da kadının en hunharca sömürüldüğü ve katledildiği alanlardan biridir.Bu alanda kadın adeta egemen sistemin ve erkeğin zevk nesnesidir.Erkek egemen sistem, adına sanat dediği bu anti sanat faaliyetleriyle erkeğe ve toplumu güdüsellikte yoğunlaştırarak hunharca bir yaşam geliştirmektedir.Yani esas olan şu ki; kadın kadınlığından,erkek erkekliğinden soyutlanarak meta (mal) haline getiriliyor.Ve kadının tüm gerçekliğini ters düz edip,tarihten silmeye çalışan ataerkil sistem bu ezeli düşmanının bilinçlenmesini engellemek için her türlü yöntemi bugün de denemektedir.Oysa kültür, sanat ve medya alanını özüne uygun hale getirmenin tek yolu kadının bu alanda özgür ve özgün örgütlenmesidir.Kendisini egemen sistemin ve erkeğin nesnesi olmaktan çıkarıp özbilince ve iradesi temelinde özgürlük ahlakına dayalı kültür,sanat ve medya alanını demokratik komünal bir anlayışla yeniden örgütlemesidir…..
Bir roman okumalısın ona, içinde sevdanın,umudun ve birde hakların geçtiği.Bir savaş suçlusu gibi vahşetin kadına yönelmeyeceğini kendinde aşılamalısın.Kitabın tam ortasında alnına bir buse kondurmalısın göz kapakları yağmur damlası olmadan şefkatle yaklaşmalısın.Cemal Süreyya okumalısın mesela yada Atilla İlhan okumalısın ona, aşka dair ne varsa Shakespeare gibi mırıldanmalısın. Mutluluğun ona dair olmalı samimiyetin, tutarlılığın..Aşkın saf ve tek olmalı.En doyumsuz tebessümler sen ona tüm renklerle gökkuşağı nezdinde yaklaştığında belirmeli,siyah matem havasıdır size yaklaşmamalı işte mesele bu oğul..

                                                                                                                                     Hassi Doğan

TOPLUMSAL VİCDAN MESELESİ

   
       Yaşadığımız ülkenin her karışından kemikler fışkırıyor, yıllardır saklanan üstü örtülen kemikler. Ülkenin her yerinde anneler ağlıyor, ağladıkça onların da üzerilerine ölü toprakları atılıyor. 1995'den bu yana yani 18 yıldır her cumartesi günü Galatasaray Lisesi' nin önünde kayıp yakınları. Sadece kayıpların devlet arşivinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanmasını istiyorlar. Yani bir gün akşam eve geri dönmesi için uğurladıkları evlatlarını bekliyorlar hala...Aslında ölüp-ölmediklerini bile bilmeden. Yıllar geçtikçe bir haber dahi alamadıkları yakınlarının kemiklerini istiyorlar. Ayrı ayrı ama hep aynı yerlere çıkan hikayelerle dolu Galatasaray Lisesinin önü...
Orada her hafta bize insan olmayı anlatıyor, her cumartesi öylesine akıp geçen zamana karşı gelerek insan olabilmeyi.. Yani başımızda ki insanların acılarına bu kadar yabancılaştığımız bu dönemlerde herkes kendi derdinin peşine düşmüşken bir arada olduğumuzda daha güçlü olabileceğimizi hatırlatıyorlar bize. Vicdan, umut, ana, kayıp kelimelerinin ağırlığı bedenlerinde yaşarken unutulan bir yaşamı paylaşıyorlar...
    Yanımızda annelere biber gazı atılırken , coplanırken orada onların yanında olmak hepimizin sorumluluğu ve insanlık dersidir. Berfo Ana'yı daha yeni kaybettik. Oğlu Cemil Kırbay'ın kemiklerini aradı yıllarca. Galatasaray Lisesinin önünde... Berfo Ana her cumartesi günü orada sessizliğin sesini duyurmaya çalıştı "oğlumun kemiklerini bulmadan beni toprağa gömmeyin" dedi, hasta yatağında en son. En son yine Galatasaray meydanında gördük Berfo Ana'yı...Ölmek gerekti evladının kemiklerine sarılmak için , bir çığlıkla ölmek. Her cumartesi, meydan da kulaklarımız da yankılanacak bir annenin çığlığı kaldı geride...Her cumartesi aynı meydan da, aynı saatte duyacağımız o çığlıktan daha ne kadar somut olabilir ki yaşanılan acı.
Çok zor değil aslında bunları anlamak. Bir gün çocuğunuzun sivil polisler tarafından götürüldüğünü düşünün. Durumunu öğrenmek için karakola gittiğinizde "elimizde böyle bir kayıt yok" cümlesini defalarca duysanız ve çalmadığınız kapı kalmamışsa bir daha haber alamazsanız ne hissedersiniz?
Böyle bir şey yaşamamış olabilirsiniz ama her gün yanınızdan biri daha eksilirken yaşamayacağımızın garantisi yok. Bir gün sizin eşinizin, sevgilinizin, arkadaşınızın, çocuğunuzun başına böyle bir şeyin gelmeyeceğinin garantisini artık kimse veremez. O yüzden Taksim'de ki cumartesi anneleri hepimizin anneleri, ellerinde kayıpların fotoğrafları , taleplerinin yazılı olduğu pankartlarla orada. Galatasaray Meyda'nında her cumartesi baskılara, hava koşullarına ve tüm yalanlara rağmen orada direnmekteler. İnatla ve inançla kayıplarının hesabını sormaktalar.
Bu hikayeler ülkemin gerçeklerinden başka hiç bir şey değil. Aynı Roboski gibi. 28 Aralık 2011 gecesi F-16lar Roboski'de çoğu henüz çocuk olan 34 kişiyi öldürdü. Her birinin ayrı hikayesi vardı. Bunun için bir de "masum güvenlik operasyonu" dendi hiç utanmadan. O anneler de şimdi adalet arıyorlar aynı Cumartesi Anneleri gibi. Belki bütün bunlar resmi olarak zaman aşımına uğrayabilir ama acılar zaman aşımına uğramaz. Türkiye' de , Roboski'de onca yoksulluğun içinde bir şekilde hayata tutunmaya çalışan insanların üzerine yağan bombalar ülkemin gerçeği. Adını bile duymadığımız bir yerdi belki de ta ki o bombalar evlerine, bir parça ekmek, bir kalem götürmeye çalışan gencecik canların üzerine yağana kadar. Onurlu bir şekilde hayat tutunmaya çalışan otuz dört can... Bu ne vicdana sığar ne insanlığa. Dışarıdan yaşananlara bakmak daha kolay, televizyon karşısında olanları izlemek, üzülmek belki daha kolay ama orada ki insanların acıları geçen zamana rağmen hala taze.           Bir yanda paramparça olmuş bedenler bir yandan da hala aynı yalanlar yani "faili belli" kayıplar...
Bu olaylar unutulmaz, acılar affedilmez... Acılar zaman aşımına uğramaz...
Roboski'de ki anneler, Galatasaray Meydan'ıyla özleştirdiğimiz cumartesi anneleri, Arjantin' de cunda yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza del Mayo meydanında toplanan anneler... Hepsinin tek bir derdi var aslında; kaybedilen çocukları... Anneler hiç bir zaman kişisel öyküleriyle ilgili konuşmayı seçmediler çünkü onları birleştiren acıları ortaktı. Unutmadılar ve yıllardır birlikte direniyorlar. Çocukları hapishanedeyken de onlara, dışarıda her türlü baskıya karşı direnmek kalıyordu.Onları öldürenlere karşı şimdi de onları yaşatmak kalıyor. Bu yüzden bu annelerin diğer ortak yanı da yılmamaları , pes etmemeleri. İlk yola çıktıklarında onlara "nasıl yapacaksınız" diye soranlar oldu, korkup yanlarına gidemeyenler oldu fakat anneler asla vazgeçmedi. Onlar belki çocuklarına ne olduğunu bilmiyorlardı ama çocuklarının ne istediklerini biliyorlardı! Bu yüzden anneler çok güçlüdür. Her bir anne tek tek çok güçlüdür elbette ama o anneler hep birlikte daha da güçlenerek yürüdüler ve yürümeye devam ediyorlar.
Oğullarını, akranlarını, diğer anneleri de alarak yürüdüler ve tek bir anne dahi oğlunu devletten sormaya dek ...
                                                                                                                                          Ceren  Özen

BENİM BEDENİM

Kadında genital organ dış ve iç üreme organları olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Dış üreme organların gebeliğin oluşması için spermin geçişine izin verir. İç üreme organları da döllenmiş yumurtayı gebelik boyunca taşıyarak zamanı geldiği zaman da doğumu gerçekleştirecek şekildedir! Burada kadın anatomik olarak döllenmeyi gerçekleştiren neslin devamlılığını sağlayan ve çoğu yerde buna mecbur bırakılan bir misyona sahiptir. Oysa kadınlık buna mecbur değildir.
     Kadının genital bölgesinin alt kısmında ''klitoris'' adı verilen bir yapı bulunur. Bu yapı erkeklerin penis başının kadında ki karşılığıdır. Bu yapının alt kısmında vajina girişi bulunur. Bu vajina girişinin 1 - 2 cm içerisine doğru kızlık zarı yer alır.Kızlık zarı, Hymen olarak isimlendirilir ve bu Yunan mitolojisinde '' Evlilik Tanrısı' nın adıdır. Bu da kadını, kız ve kadın kavramlarıyla birbirinden ayırmaya çalıştıklarının tarih öncesinde kararlaştırılmış bir ayıbıdır. Bu zar ilk ilişki esnasında yırtılır, tabi bu zarın yapısı kalınlık ve inceliğine bağlıdır. Buna göre herhangi bir temasta kolay ve acısız olabileceği gibi kalın olduğu durumda büyük acıya da sebep olabilir. Dünyada her 5 kadından biri tecavüze maruz kalırken, her 4 kız çocuğundan biri 18 yaşına gelmeden cinsel istismar ve tecavüzle karşılaşıyor. Gerçekleşecek ruhsal çöküntü yanında, fiziksel olarak da bir çocuğun kaldıramayacağı acı yaşayabilir.
    Kürtaj işlemine bakıldığında, günümüz de vakum işlemiyle yapılır. Plastik bir çubuk yardımıyla vajinadan girilerek plasentayı vakumla çekme işlemiyle gerçekleştirilir. Bu işlem 5 - 10 dakikayı geçmez. Fakat kadın için bir çok fiziksel sorunla karşılaşacağı gibi, psikolojik olarakta zor bir işlemdir. Gündemin büyük sorunlarından olan kürtaj yasağı kadınları eski yöntemlere dönmekle karşı karşıya bırakıyor. Bayıltarak yapılan bu işlem kürtaj yasa tasarısının gündeme gelmesinden sonra tekrardan bayıltmadan ve psikolojik baskılar altında yapılmaktadır. Kadınlar ağrılı, sancılı düşük yaptırma işlemleriyle karşı karşıya bırakılır. Merdiven altı denilen hijyenden uzak, hastalıkları beraberinde getiren, hatta kadının masada kalmasına kadar giden bu durumlara ev sahipliği yapar. Uzmanlıktan uzak yollarla yapılan bu işlemler enfeksiyon, rahim ağzı kanseri, rahim içinde kan birikmesi gibi tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ülkenin yeni hedef ve amaçlarına yönelik bizden istedikleri talep en az üç çocuk, üç de yetmez 5 çocuk! Bunu bir vatandaş ve bir kadın olarak düşünürsek, bir kadın doğurganlığının sağlıklı görüldüğü yaş aralığı 25 ve 35 yaşları arasındadır. Bu on yıllık süre zarfında her gebelik dönemini dokuz ay, doğum sonrası lohusalık dönemini iki ay, adet dönemi dengesizliğini de bir ay olarak hesaplamak kadının tek bir çocuk için sarf ettiği zorluğu göz önüne koyar. Fazla doğurganlık kadında bel fıtığına neden olur. Bedensel ve hormonel etkilerle birlikte, ruhsal olarak da olumsuz etkiler, bir iki .. beş ... belki de on çocuk dünyaya getiren bir annenin hayatının ucuzluğunu gösterir. Kadının istekleri dışında, kadın bedeninin başkası tarafından suistimal edilişinin örneklerini her gün onlarca haber de görüyoruz. Bir beden, bir insan bedeni, bir kadın bedeni olarak bu haberlerdeki tanıklığın son bulmasını ve sesin duyurulmasını sağlamak amacıyla özgür bireyler olarak her kadının söz sahibi olmasını, hakkını aramasını talep etmek en doğal olgudur.
                                                                                                                                               Çağla Şen

DERSİMİZ: HAYAT BİLGİSİ

   "Işık ılık süt iç", "Pınar çorap ör", "Ali ata bak", "Dayım saz çaldı", "Çetin yeşil ışıkta geç", "Birol ablan evi süpürmüş mü?", "Yıldız yumurta soy", "Emel eve gel"...


   Tanıdık geliyor bu cümleler değil mi? Bize okuma yazmayı öğreten anamız, babamız, her şeyimiz öğretmenlerimizin tebeşir kokulu ellerinden çıkan ve bizimse daha 7-8 yaşımızda pembe tüylü kalemlerimizle, defterimize karaladığımız masum(!)cümleler...


   Aman Pınarcım sen kitap, defter, dergi, gazete alma! Nene lazım gözün falan açılır sonra... Sen ip al, yün al! Hırka ör, patik ör, LCD ekran televizyonunun yarısını kapatan dantel örtüler ör çeyizine... Beyinlerine örümceklerin ağ ördüğü insancıkların, senin başına ördüğü çoraplara "kader ağlarını örmüş" de geç, irdeleme, eşeleme!


   Emeeeel hava kararmadan gel eve! Elalem ne der sonra? Hem kız kısmısının ne işi var sokaklarda? Gir içeri kır dizini, dön önüne... Annen görür, baban duyar, dayak yersin!


   Yıldız sen yumurta soy, patates soy, soğan soy, domates soy... Yemek yap, bulaşık yıka... Hamur yoğur! Ama sakın ola ki o elinin hamuruyla erkek işlerine karışma...


   Çetin yeşil ışıkta geç... Bir dakka ya ne yeşili? Bas gaza Çetin bas gaza, kim tutar seni bas gaza! Sokaklar senin Çetin. Güzel kız mı gördün bas kornaya Çetin, kadın sürücü mü gördün sıkıştır Çetin! Hem kim veriyor ki bunlara ehliyeti, kim salıyor bu kadınları trafiğe?


    Ali sen ata bak, arabaya bak, trene bak... Bak Ali kız, asıl Ali asıl... Köşe başlarını mesken tut, aç radarları! Mini etekli mi geçti, yüksek topuklu mu? Amaaaan boş ver ne olursa olsun, yüzüne bakılsın yeter! Hiç acıma Ali laf at, taciz et, takip et... Ama iş kendi mahallene, annene, eve hapsettiğin kız kardeşine gelince namus bekçisi kesil!


   El bebek gül bebek büyütülen Birol lafım sana... Annen, özellikle baban çok uğraştı 3 ablandan sonra bir oğlum olsun, kahvede başım dik gezebileyim diye... Git eve, yemeğin hazır değil mi, ablan evi süpürmemiş mi, gömleğin ütülenmemiş mi bas yaygarayı... Bağır çağır seni karşılıksız 9 ay karnında taşıyan, evde senin kadar bile prestiji olmayan zavallı annene... Evlenene kadar sana, evlendikten sonra da ne senden ne de seni yetiştiren, şımartan, küfür öğreten babandan gram farkı olmayan bir mahlukata hizmet edecek olan ablalarına çemkir avazın çıktığı kadar... Toplum sana bu yetkiyi veriyor nasıl olsa...


   Veeee Işık... Sen git ılık sütünü iç uyumadan önce... Sana anlatılan masallardaki Pamuk Prensesler, Uyuyan Güzeller gibi el bebek gül bebek büyütülmeyi düşle... Sütünü iç ve rüya aleminde yaşa... Etliye sütlüye de karışma... Gelip sana bir şey sorarlarsa da "ben bilmem beyim bilir de"... Hoş cevap versen de seni dinleyecek değiller ya...
                                                                                                                                          Ebru Ekinci                

ÖTEKİ OLMA



           Toplumumuzda eşi, erkek arkadaşı ve ailesi tarafından şiddete maruz kalmış, işkence görmüş, öldürülmüş kadınların haberleriyle ne yazık ki son dönemlerde daha sık karşılaşıyoruz. Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var ki onlar görülmek dahi istenmeyenler: Eşcinsel, Biseksüel ve Transseksüel kadınlar.
    Toplumun hemen her kesimin de temkinle yaklaşılan hatta yok sayılan, görmezden gelinen kadınlar. Her şeyden önce bilinmesi gereken; bunun bir hastalık olmadığı, asıl hastalığın homo fobinin ta kendisi olduğudur. Kendilerini gizlemek zorunda oldukları bir ömür, yaşadıkları hayat, çalıştıkları meslek nedeniyle sürekli yargılanma, yadırganma, dışlanma... Bir kadın ne kadar mükemmel bir hayata sahip olsa da sırf başka bir kadınla birlikte diye her şeyini kaybedebilmektedir. Üstelik bunun kimseyi ilgilendirmemesi gerekirken.
   Erkek bedeninde doğmuş ve kendini kadın olarak hisseden, ruhunun bir kadın ruhu olduğunu söyleyen, psikolojik ve duygusal olarak kendini karşı cinse ait gören birini cinsiyet değiştirme yoluna gittiği için yargılamak kimin hakkı? Aynı şey kadın bedeninde doğmuş ve bundan rahatsızlık duyan ve erkek olması gerektiğini kendini o vücutta özgür hissedeceğini kendi olabileceğini söyleyen bir kadına ne diyebilirsiniz? Çoğunluktaki Transseksüelliğin zihinlerdeki yanlış algısının bir ürünü olarak kötü gözle bakma.

    Baktığınız kötü gözlere binaen bir travestinin seks işçiliği yaptığını ele alalım. Bu o insanlar için yeterince zorluk barındırıyorken, kalkıp da bıçaklarla hatta kılıçlarla saldırmak, dövmek, öldürmek hangi mantığın ürünüdür? Bir insanın canına kastetmek her ne olursa olsun kimsenin hakkı değildir ve hiç kimse kendinde bu hakkı göremez.
Cinsel tercih yahut yönelimdeki ‘cinsel’ kelimesi, cinsellik değil cinsiyet anlamındadır. Bunu bilinçsizce sapkınlık, hastalık, psikolojik sorun şeklinde dile getirenlerin bilmesi gereken şey Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 1990’da eşcinselliği hastalıklar listesinden çıkardığıdır. Bununla birlikte  Eşcinselliğin bir hastalık, bozukluk ya da eksiklik olmadığını, 3 farklı cinsel yönelimden birisi olduğunu ve doğuştan ya da 3 ile 4 yaşlarına kadar belirlenen, kişinin kendi seçmediği bir durum olduğu tıp bilim tarafından tespit edilmiş ve bu durum kabul görmüş ve eşcinseller çoğu gelişmiş ülkelerde eşcinseller arası resmi evlilik dahil olmak üzere heteroseksüellerin sahip olduğu pek çok hakka kavuşmuştur. Zaten biraz düşünüldüğünde nasıl bir heteroseksüele kalkıp 'eşcinsel ol' demek saçma olacaksa bir eşcinsele de 'tedavi ol' denemez.
Psikiyatr Seven Kaplan bir röportajında : ‘Eşcinsel görünce, insanların ilk aklına gelen şey cinsellik. "Eş" kısmını bırakıyorsun ve "cinsellik" kısmına takılıyorsun. Bir çift görünce "Bunlar nasıl sevişiyor", "Ne kadar iğrençler", "Sapıklar", "Ne kadar ahlaksızca bir şey yapıyorlar" fikirleri dönmeye başlıyor. Sanki eşcinsellerin talebi buymuş gibi, "Bir de ulu orta yapmak istiyorlar" diyorlar. Bir heteroseksüel için eşcinsellerin cinsel birlikteliği yadırgatıcı olabilir ama aynı şey bir eşcinsel için de geçerli. Fark, çoğunluk olmanın getirdiği güçle, öfke de barındıran "bunlar olmamalı" arzusu.’ diyerek toplumun bakışını ve durumu ifade etmiştir.
Sonuç olarak kimsenin özel hayatının kimseyi ilgilendirmemesi gerekir. Hele ki bu yüzden psikolojik ya da fiziksel şiddete maruz bırakılmak insanca değildir. Çevrenizdeki insanları sadece insanlıkları için sevin, kabul edin bunun dışında hiçbir durum bir başkasını yargılamanız için size hak tanımaz.
Barış içinde özgür bir dünya için..

                                                                                                                           Kadının eL Hali

13 Mart 2013 Çarşamba

BUGüN 8 MART



      Savaşa, kapitalizme, eşitsizliğe karşı direnişin, Clara Zetkin'lerin yaktığı meşaleyi o günlerden bugünlere, bugünlerden yarınlara taşıyan mücadeleci kadının günüdür.
     New York' da 129 tekstil işçisi kadının 1908' de 12 - 14 saatlik çalışma iş gücünün 8 saate indirilmesi için verdiği mücadele sonucu fabrikanın içine kitlenerek yakılmasıyla sonuçlanan olaydır. Clara Zetkin' in ikinci enternasyonale verdiği önerge ile 1910'dan itibaren 8 Mart Dünya Kadınlar günü ilan edildi ve anılmaya başlandı.


Artık, 8 Mart emeğin, bedenin, kimliğin ve direnişin adıdır.
8 Mart uluslararası tekelci zihniyete sınıfın ve emeğin sahiplendiği günün adıdır.
8 Mart savaşa, militarizme, ırkçılığa karşı duruşun adıdır.
8 Mart bedenlerimizin metalaştırılmasına karşı çıkışın adıdır.
8 Mart savaşa hayır demenin adıdır.
8 Mart evde, sokakta, iş yerinde uygulanan şiddete karşı durmanın adıdır.
8 Mart ''kimsenin namusu olmayacağım, namusun özgürlüğümdür'' diyenlerin mücadelesinin adıdır.
8 Mart gözaltında, işkencede, ceza evinde direnen kadınların adıdır.
8 Mart çocuk yaşta evliliklere ''hayır'' diye haykırmanın adıdır.
8 Mart ''en az 3 çocuk, 3 de yetmez 5 tane doğurun'' diyenlere bu kararı biz veririz demenin adıdır.
8 Mart eğitimde eşitliğin adıdır.
8 Mart sokaklarda özgürce yürüyebilmenin adıdır.
8 Mart çocuklarını askere göndermek istemeyen annelerin adıdır.
8 Mart 4-C' ye rıza göstermeyen, Ankara'yı griliğinden kurtaran tekel işçisinin adıdır.
Bekle beni anne diyenin adıdır.

Bu günlerde ağır bir süreçten geçiyoruz.
    Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğünü işgal eden örgütlü kadınların polis tarafından merdivenlerden sürüklenerek ve kafaları duvarlara vurularak gözaltına götürüldüklerini gördük.
    Dünya' da her üç kadından biri, hayatında bir kere şiddet gördüğünü veya tecavüze uğradığını biliyoruz.
    Ankara toplu tecavüz davasında eksik test yaparak görevini ihmal eden Ankara Adli tıp kurumundan ve 2 yıl boyunca rapor göndermeyerek görevini ihmal eden İstanbul Adli tıp kurumundan haberdarız.
    Fethiye Adliyesi'nde görülmekte olan toplu tecavüz davasının karara bağlandığına, altısı yetişkin, ikisi suça sürüklenen çocuklardan oluşan sanıkların hepsinin beraat ettiğine şahit olduk.
    Yargıtay Başsavcılığının, 13 yaşında, 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç nin bu işi rızasıyla yaptığı yolundaki karara itiraz etmediğini haber kanallarından hayretle izledik.
    Küfrederken ''ananı da al, git'' diyen bir başbakanın ''ben kadın - erkek eşitliğine inanmam'' deyişini hala sessizce dinliyoruz.
    Utanmayı bilmeyen insanların arasında biz utandık. Utanmak insanlık edimidir dedik. Sizi de utanmaya davet ettik


                 Şimdi de utanmanın yetmediği
Gelsin Baba
Gelsin Koca
Gelsin Devlet
Gelsin Cop
İnadına İsyan
İnadına İsyan
İnadına Özgürlük
                                           diyen kadını sokağa mücadeleye davet ediyoruz.
                                                                               
                                                               ÇÜNKÜ BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN...

Selma Zencir