27 Mart 2013 Çarşamba

TOPLUMSAL VİCDAN MESELESİ

   
       Yaşadığımız ülkenin her karışından kemikler fışkırıyor, yıllardır saklanan üstü örtülen kemikler. Ülkenin her yerinde anneler ağlıyor, ağladıkça onların da üzerilerine ölü toprakları atılıyor. 1995'den bu yana yani 18 yıldır her cumartesi günü Galatasaray Lisesi' nin önünde kayıp yakınları. Sadece kayıpların devlet arşivinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanmasını istiyorlar. Yani bir gün akşam eve geri dönmesi için uğurladıkları evlatlarını bekliyorlar hala...Aslında ölüp-ölmediklerini bile bilmeden. Yıllar geçtikçe bir haber dahi alamadıkları yakınlarının kemiklerini istiyorlar. Ayrı ayrı ama hep aynı yerlere çıkan hikayelerle dolu Galatasaray Lisesinin önü...
Orada her hafta bize insan olmayı anlatıyor, her cumartesi öylesine akıp geçen zamana karşı gelerek insan olabilmeyi.. Yani başımızda ki insanların acılarına bu kadar yabancılaştığımız bu dönemlerde herkes kendi derdinin peşine düşmüşken bir arada olduğumuzda daha güçlü olabileceğimizi hatırlatıyorlar bize. Vicdan, umut, ana, kayıp kelimelerinin ağırlığı bedenlerinde yaşarken unutulan bir yaşamı paylaşıyorlar...
    Yanımızda annelere biber gazı atılırken , coplanırken orada onların yanında olmak hepimizin sorumluluğu ve insanlık dersidir. Berfo Ana'yı daha yeni kaybettik. Oğlu Cemil Kırbay'ın kemiklerini aradı yıllarca. Galatasaray Lisesinin önünde... Berfo Ana her cumartesi günü orada sessizliğin sesini duyurmaya çalıştı "oğlumun kemiklerini bulmadan beni toprağa gömmeyin" dedi, hasta yatağında en son. En son yine Galatasaray meydanında gördük Berfo Ana'yı...Ölmek gerekti evladının kemiklerine sarılmak için , bir çığlıkla ölmek. Her cumartesi, meydan da kulaklarımız da yankılanacak bir annenin çığlığı kaldı geride...Her cumartesi aynı meydan da, aynı saatte duyacağımız o çığlıktan daha ne kadar somut olabilir ki yaşanılan acı.
Çok zor değil aslında bunları anlamak. Bir gün çocuğunuzun sivil polisler tarafından götürüldüğünü düşünün. Durumunu öğrenmek için karakola gittiğinizde "elimizde böyle bir kayıt yok" cümlesini defalarca duysanız ve çalmadığınız kapı kalmamışsa bir daha haber alamazsanız ne hissedersiniz?
Böyle bir şey yaşamamış olabilirsiniz ama her gün yanınızdan biri daha eksilirken yaşamayacağımızın garantisi yok. Bir gün sizin eşinizin, sevgilinizin, arkadaşınızın, çocuğunuzun başına böyle bir şeyin gelmeyeceğinin garantisini artık kimse veremez. O yüzden Taksim'de ki cumartesi anneleri hepimizin anneleri, ellerinde kayıpların fotoğrafları , taleplerinin yazılı olduğu pankartlarla orada. Galatasaray Meyda'nında her cumartesi baskılara, hava koşullarına ve tüm yalanlara rağmen orada direnmekteler. İnatla ve inançla kayıplarının hesabını sormaktalar.
Bu hikayeler ülkemin gerçeklerinden başka hiç bir şey değil. Aynı Roboski gibi. 28 Aralık 2011 gecesi F-16lar Roboski'de çoğu henüz çocuk olan 34 kişiyi öldürdü. Her birinin ayrı hikayesi vardı. Bunun için bir de "masum güvenlik operasyonu" dendi hiç utanmadan. O anneler de şimdi adalet arıyorlar aynı Cumartesi Anneleri gibi. Belki bütün bunlar resmi olarak zaman aşımına uğrayabilir ama acılar zaman aşımına uğramaz. Türkiye' de , Roboski'de onca yoksulluğun içinde bir şekilde hayata tutunmaya çalışan insanların üzerine yağan bombalar ülkemin gerçeği. Adını bile duymadığımız bir yerdi belki de ta ki o bombalar evlerine, bir parça ekmek, bir kalem götürmeye çalışan gencecik canların üzerine yağana kadar. Onurlu bir şekilde hayat tutunmaya çalışan otuz dört can... Bu ne vicdana sığar ne insanlığa. Dışarıdan yaşananlara bakmak daha kolay, televizyon karşısında olanları izlemek, üzülmek belki daha kolay ama orada ki insanların acıları geçen zamana rağmen hala taze.           Bir yanda paramparça olmuş bedenler bir yandan da hala aynı yalanlar yani "faili belli" kayıplar...
Bu olaylar unutulmaz, acılar affedilmez... Acılar zaman aşımına uğramaz...
Roboski'de ki anneler, Galatasaray Meydan'ıyla özleştirdiğimiz cumartesi anneleri, Arjantin' de cunda yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza del Mayo meydanında toplanan anneler... Hepsinin tek bir derdi var aslında; kaybedilen çocukları... Anneler hiç bir zaman kişisel öyküleriyle ilgili konuşmayı seçmediler çünkü onları birleştiren acıları ortaktı. Unutmadılar ve yıllardır birlikte direniyorlar. Çocukları hapishanedeyken de onlara, dışarıda her türlü baskıya karşı direnmek kalıyordu.Onları öldürenlere karşı şimdi de onları yaşatmak kalıyor. Bu yüzden bu annelerin diğer ortak yanı da yılmamaları , pes etmemeleri. İlk yola çıktıklarında onlara "nasıl yapacaksınız" diye soranlar oldu, korkup yanlarına gidemeyenler oldu fakat anneler asla vazgeçmedi. Onlar belki çocuklarına ne olduğunu bilmiyorlardı ama çocuklarının ne istediklerini biliyorlardı! Bu yüzden anneler çok güçlüdür. Her bir anne tek tek çok güçlüdür elbette ama o anneler hep birlikte daha da güçlenerek yürüdüler ve yürümeye devam ediyorlar.
Oğullarını, akranlarını, diğer anneleri de alarak yürüdüler ve tek bir anne dahi oğlunu devletten sormaya dek ...
                                                                                                                                          Ceren  Özen