Özgür sokak kavramının literatüre giren tanımının dışında olması gereken tanımı; ayrımı gözetilmeksizin, özgürce içerisinde akıp giden hayatı yaşayabilmek, her bir noktasına herhangi bir saatte tehlike faktörünü düşünmeden dahil olduğun özgürlüktür. Aslında "sokak" kavramının temelinde özgürlükçü düşünce yatar. Ancak bu durum biz kadınlar için farklıdır. Ataerkil sistem sokak kelimesini salt "sokak" olarak kullanmamıza izin vermediğinden nitelendirme ihtiyacı duyarak bir ütopya haline geliyor "ÖZGÜR SOKAK".
"Sokak ortasında kocası tarafından vuruldu." "Sokak ortasında babası tarafından öldüresiye dövüldü." "Sokak ortasında...." diye başlayan hayat hikayelerine geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi. 10 Mart 04.00 civarında Taksim'in ortasında herkesin gözü önünde bir kadına 6 kişi tarafından tecavüz girişimde bulunuldu. Bu kişilere müdahale etmek isteyen biri yine aynı kişiler tarafından sokak ortasında darp edildi. Kadın, o kişiler tarafından kaçırıldı. Herkesin gözü önünde yaşanan bu olaya esnaf dahil olmak üzere hiç kimse tepki göstermedi.
Bu sokak ortasında yaşanan olaylar bize gösteriyor ki ataerkil sistem ve erkek egemenler biz kadınları toplumsal yaşamda ve sokaklarda istemiyor. "Kadın kısmının sokakta ne işi var?" "Gece vakti sokakta ne işi varmış ki tecavüze uğrar tabi." gibi kadınların beynine ilmik ilmik işlemeye çalıştıkları erkek zihniyetlerinin dile vurulmuş haline zehirli söylemleriyle de bunu kanıtlıyor.
Peki kadınlar ev içindeyken sokaklardan daha mı özgür oluyorlar?
Kadınları ev içine hapseden erkek egemen ideoloji aslında bunun öyle olmadığını bize kanıtlıyor. Her gün kocası veya en yakınları tarafından ev içinde tacize, tecavüze, şiddete maruz kalan kadınların sayısı gün be gün artmaktadır. Gülay Armağan o kadınlardan sadece biri. Ev içinde korkunç işkenceler görmüş ve ölümle sonuçlanan bir hayat yaşamış Gülay Armağan. Hamile iken dakikalarca gazı açılmış bir tüple aynı odaya kilitlenerek ölüm tehdidi almış, kocasının kardeşi tarafından defalarca tecavüze uğramış en sonunda kocası tarafından kafasına balta vurularak öldürülmüştür.
Yaşananlar bize gösteriyor ki kadınları toplumdan ve sokaklardan dışlayarak kapalı bir kutunun içine hapsetmeye çalışan erkek egemenler ne bizi ev içindeki tehlikelerden korumuş ne de özgürce sokaklarda dolaşmamıza izin vermiştir. Biz de biliyoruz ve söylüyoruz ki yaşamın her alanında kadınları ötekileştiren ataerkil sisteminize ve onun zihniyetine susmayacağız. Ortak yaşanmışlıkların verdiği dayanışma ruhu ile daha yaşanılası bir dünya için "sokak"larda olacağız...
Ebru Halıcı
30 Nisan 2013 Salı
DERİNDEN
Tam da benim bu ay yazmaya karar verdiğim konuyla da örtüşüyordu. Benim
Edebiyat Dostları lokalini çalıştırdığım, en azından 'fanzin sokak' yazarları
bilmektedir. Denizli'de 2007'de dernek lokallerinin bir bölgeye
taşınması(Tabakhane) kararı alındı. Tam 6 yıldır devam eden hukuksuzluk
örneğiyle hem biz hem de dernek dostları yakından tanık olduk. 2007' den önce
Denizli'de 40 dernek lokali aktif olarak çalışmaktaydı. Gelinen süreçte yapılan
baskılar ve hukuksuzluklar nedeniyle şu an yedi dernek lokali olarak halen
hukuk mücadelesi vermeye devam ediyoruz. Aynı zamanda sosyal medya üzerinden de
kamuoyu oluşturmaya ve sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.
Denizli'de olanlar ne diye
baktığımızda Türkiye'de olanlardan hiç bir farkı olmadığını görüyoruz...Özel
yaşam alanlarımızın yavaş yavaş daraltıldığını, yatak odalarına kadar girip kaç
çocuk yapılmasına karar verildiği, mahalle baskısının da ötesine gidildiğini
biliyoruz! Biliyoruz da tartışmayı en son nokta "Rakı da içemiyoruz"
ile bitirmek istemiyoruz. Daha derinden , derinlerden almayı da biliyoruz.
Ne bu ülkede biz, neden dünyanın
öteki ülkelerinde özgürlüklerin kolayca kazanılmadığını, özgürlük savaşları
uğruna ne Spartacuslar, ne Mahirlerin yitirildiğini biliyoruz. Diyarbakır,
Mamak cezaevlerinde ser verip sır vermeyen nice gençlerimizin çığlıklarını hala
kulaklarımızla duymaktayız. Nazım Hikmet'i, Yılmaz Güney'i ve daha dün Ahmet
Kaya'yı başka topraklarda özgürlüklerimiz adına toprağa verdik. Aziz Nesin'i
yangından sağ çıkarabildik ama 35 can karşılığında...Biz bu topraklarda
özgürlüklerimiz adına Hrant Dink'i yitirdik! Oysa daha yazacak o kadar isim
varken buradan da tartışmaya devam etmek istemiyorum. Bu ülkede kaç tane darbe
varsa, hepsinde sağ, muhafazakar, militarist, anti demokrat zihniyetin parmağı
vardır. Tüm darbelerden bu ülkenin aydınları, yazarları, sanatçıları payını
almıştır. Almaya da devam etmektedir. Bunun üstüne yazılacak daha bir çok şey
aklıma gelmişken, ben yine de konumuzdan fazlaca uzaklaşmadan genelden 'lokale'
gelmek istiyorum. Ne mi yapılıyor dernek lokallerde? İnsanların bir araya
gelmesinin, toplanmasının aracısıdır lokaller.( Acaba insanların bir araya
gelmesinden mi korkuyorlar?) Bazen sinema günleri düzenlenir, bazen felsefe
atölyeleri kurulup insanların bazı olayları daha 'derinden' tartışması ve
bakması sağlanır(galiba en tehlikelisi bu gibi görünüyor). Bazen de tiyatro
sahnelenir. Bunlar on yıldır devam etmektedir.
Tiyatro, yetiş imdadıma!
Uyuyorum, uyandır beni
Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak
Tembelim, utandır beniUyuyorum, uyandır beni
Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak
Yorgunum, kaldır beni
İlgisizim, vur bana aldırış etmiyorum
Cahilim, öğret bana
Canavarım, insancıllaştır beni
Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni
Edepsizim, alaşağı et beni
Kafasızım, değiştir beni
Yaramazım, cezalandır beni
Baskın ve zalimim, savaş benimle
Ukalayım alay et benimle
Avamım, eğit beni
Suskunum, çöz beni
Artık hayal kuramıyorum, bir korkak ya da budala gibi davran bana
Unuttum, bana hafıza yükle
Kendimi yaşlı ve tükenmiş hissediyorum, çocukluğu coştur benim için
Ağırım, müzik ver bana
Üzgünüm, mutluluk getir bana
Sağırım, fırtınada acılara çığlık attır
Kışkırtıldım, bilgeliği göster bana
Zayıfım, dostluğun ışığını yak
Körüm, bütün ışıkları bir araya topla
Çirkinliğin boyunduruğu altındayım, galebe güzelliğin girmesini sağla
Nefretle kuşatıldım, sevginin tüm gücünü ver bana...
Ariane Mnouchkine
Şimdi düşündüm de bayağı tehlikeliymişiz. Bu tür sosyal mekanlarda bir araya gelmeler! "Siz itaat edin,biat edin! Düşünmeyin!" Nasıl olsa sizin yerinize düşünen liderleriniz, kanaat önderleriniz, televizyon yorumcularınız var. Sizin içiniz rahat olsun. Hatta seçimden seçime makarnalarınız ve kömürünüz de hazır. Ne dersin Ümit Aktaş? Daha derinden alalım mı tartışmayı? Yoksa çok gerilere gitmeden sadece son on yılda olan özgürlüklerimiz nasıl yok ettiğinizi anlatmaya devam edelim mi? Yoksa siz bunlara yeni bir isim mi buldunuz? Ben bunlara 'anlam kargaşası' diyorum. Tüm bu yaşanan çirkinliklere ve kabadayı erkek bakış açısına rağmen, benim ülkemde bir gün gelecek bahar , açacak kır çiçekleri ve 'derinden' gerçekten gülecek, şeker yiyebilecek kara yağız esmer çocuklarımız. Özgürlükten, barıştan yana umudumuz hiç kırılmadı. Düşlerimizdir bizi hayatta tutan, yetmedi gücünüz bunu almaya ellerimizden!...
Bu da tehlikeliymiş meğer...
Bazen de oturup türkülerimizi bir çok dilde söyler, çayımızı, biramızı,
rakımızı, kahvemizi demleniriz. Efkarlanıp 'yarın yanağından gayrı paylaşmak
için her şeyi her yerde' türküsünü bir ıslık gibi bağıra çağıra hep bir ağızdan
söyleriz. Bazen de bir cumartesi annesi olup fotoğraf sergileriyle, Bandista
şarkılarıyla acımıza rağmen dans etmeyi başarabiliriz.
Bu tür sosyal mekanlarda bir
araya gelmeler! "Siz itaat edin,biat edin! Düşünmeyin!" Nasıl olsa
sizin yerinize düşünen liderleriniz, kanaat önderleriniz, televizyon
yorumcularınız var. Sizin içiniz rahat olsun. Hatta seçimden seçime
makarnalarınız ve kömürünüz de hazır. Ne dersin Ümit Aktaş? Daha derinden alalım
mı tartışmayı? Yoksa çok gerilere gitmeden sadece son on yılda olan
özgürlüklerimiz nasıl yok ettiğinizi anlatmaya devam edelim mi? Yoksa siz bunlara yeni bir isim mi buldunuz?
Ben bunlara 'anlam kargaşası' diyorum. Tüm bu yaşanan çirkinliklere ve kabadayı
erkek bakış açısına rağmen, benim ülkemde bir gün gelecek bahar , açacak kır
çiçekleri ve 'derinden' gerçekten gülecek, şeker yiyebilecek kara yağız esmer
çocuklarımız. Özgürlükten, barıştan yana umudumuz hiç kırılmadı. Düşlerimizdir
bizi hayatta tutan, yetmedi gücünüz bunu almaya ellerimizden!...
Selma Zencir
MEKTUBUMUZ VAR!

Büşra, Melek ve Damla'nın mektupları elimize yeni geçti.Mektuplarında her bir kadının ayrı ayrı 8 Mart'ını kutlamışlar.
Büşra
;"Ben , biz genel anlamda iyiyiz...İçeri ya da dışarı kavramlarını
düşündüğümde aslında şunu fark ediyorum. Dışarısı modernizenin ve onun
zihniyetinin kuşattığı çok daha geniş bir zindan bu anlamda bizler özgür yaşam
uğruna bu kör zindanda da olsak, dışarıda-o geniş zindanda da bu umutla atacağız
tüm adımlarımızı. Ortada bir de kadının beş bin yıllık tarihi, kırıma
uğramışlığı,inkar edilişi gibi bir gerçeklik olunca biliyoruz ki sistem bizi
iki yerden vurmak istedi.Fakat bizler özgür yaşama ulaşana dek bunun için
önümüze sıralanan her engeli aşacağız."
Damla; "Burada her şeye kulak kabartmış
durumdayız, sürecin bu hızlı ilerleyişi hem umut verici hem de endişelendirici.
Hep birlikte yaşayıp göreceğiz neler olacağını.Direnişe her daim devam buranın
zor tarafları çok, öncelikle adlilerin kaldığı bir cezaevi, başka siyasi
tutsaklarda var erkeklerden ama bizi onlardan, öğrenci arkadaşlarımızdan uzak
tutuyorlar ve çoğu isteğimiz de reddediliyor. Hele ki kadın ihtiyaçlarına karşı
tamamen duyarsızlar."
Büşra,Damla ve Melek Denizli Pamukkale
Üniversitesi'nde açlık grevleri döneminde yaptıkları basın açıklaması nedeniyle
tutuklular. Herkes susarken insanların ölümüne sessiz kalmadıkları için, 6 aydır tutuklular. Denizli'de kaldıkları
için davaları İzmir' de görüldü fakat İzmir'e gittiklerinde 6 aydır saçma
sapan nedenlerden tutuklulukları yetmiyormuş gibi bir de daha beter koşullarla
karşılaşmışlar. Büşra,Melek ve Damla bir de 6 kadın arkadaşımız kötü
koşulları ve keyfi uygulamaları protesto etmek için açlık grevine başladı 14
mart günü. Ve açlık grevleri taleplerinin kabul edilmesiyle 31 gün sonra sona erdi.
Bu dava 28'i tutuklu 102 arkadaşımızın yargılandığı dava.
Bu dava Türkiye'de en çok öğrencinin yargılandığı dava.
Bu dava Türkiye'de en çok tutuklunun yargılandığı dava.
Bu dava tek seferde en çok tutuklamanın yaşandığı dava.
Bu dava somut diye iddia edilen tek delil olarak iddianamesinde "bir adet basın açıklaması" olan tek dava.
Ve bu dava 28 Mart günü büyük önlemler alınarak başlatıldı üç gün süreceği söylendi fakat ikinci gün apar topar karara bağlantı. Duruşmada tutuklu 15 öğrencinin Kürkçe savunma talepleri mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Ancak kişi başı 30 lira tercüman parası istendi. Öğrenciler tercüman parasını "dilimiz satılık değil, satmayız, satın almayız." diyerek reddettiler. Diğer tutuklu öğrenciler Kürtçe savunma talebi bedelsiz olarak kabul edilinceye kadar savunma yapmayacaklarını belirttiler. Bu nedenle hakim "mahkemenin pazartesiye uzamaması için bugün tutukluların avukatları savunma yapsın ve karar verelim" demiş. Yani aslında hakim demiş ki; " siz misiniz dilimizi, arkadaşımızı satmayız diyen eh o zaman bir ay daha kalın o duvarların arasında." Onlar içeri de biz dışarı da 29 Mart günü görülecek dava için biraz olsun adalet var mıdır derken "HİÇ TAHLİYE YOK!" haberiyle sarsıldık. Ve dava 26 Mayıs'a ertelendi.
Şimdi belki Damla, Melek ve Büşra'nın bu sayıda yazmalarını beklerken onların durumlarını yazmak çok sinir bozucu ama üzgün değiliz aksine daha öfkeliyiz aksine daha kalabalıklaşıyoruz onları karşılamak için ve aksine satmayacağız hiç birimiz ne dilimizi ne birbirimizi. Biz bunları biliyoruz o yüzden, elbet Damla, Melek ve Büşra'yı ve daha nice tutuklu öğrencileri bırakmayacağız orada! Belki hemen değil ama elbet alacağız hepsini! Yoksa o adaletten yoksun duvarlarınız yoksa o leş her yanına kokunuz sinmiş duvarlarınız onlar ...Onlardan korkumuz yok elbet, sizin üstünüze yıkılacak o duvarlar,
O DUVAR DUVARINIZ VIZ GELİR BİZE VIZ!
Türkü Zencir
O DUVAR DUVARINIZ VIZ GELİR BİZE VIZ!
Türkü Zencir
BU MEKTUBU BANA SİZ YAZDIRDINIZ...
Denizli'de
16 yaşında akrabası tarafından üç kez tecavüze uğrayan kız çocuğuna ....
Bir çığlık duyuldu önce her yerde, dağ taş
yerinden oynadı, dereler geri akmaya, güneş doğuya doğru kaçıp saklanacak yer
aramaya gitti...
Baba güneşi görüyor mu insanlar? Neredeymiş
bulabilecekler mi?
"Uslu bir çocuk olursan" diyordun,
ben hep uslu oldum, akıllı oldum, saygılı oldum; okulda, yurtta, arkadaşlarıma,
anneme, sana , AKRABALARIMA! Peki ne zaman sözünü tutup mor yollar
getireceksin baba?
Aklımda ki masmavi, kıpkırmızı, sapsarı milyon
tane balonla bindim arabaya. Oraya zorla götürdü, bir sürü yaratık vardı orada,
kokuyordu her yer ama bu alıştığım, bildiğim 'insan' kokuları gibi değildi
baba. Orası daha önce hiçbir yerde rastlamadığım , bir sürü hayvan ölüsünün
yıllardır bekletildiği
bir yer gibi kokuyordu. Orada olmamı kimse yadırgamadı. Çünkü oradakiler görmüyordu baba, oradakiler neydi baba? İnsan değil, hayvan değil, neydi?
bir yer gibi kokuyordu. Orada olmamı kimse yadırgamadı. Çünkü oradakiler görmüyordu baba, oradakiler neydi baba? İnsan değil, hayvan değil, neydi?
Bir şey içirdi bana, 'Bitir çıkacağız buradan'
dedi. İğrenç koku, iğrenç yaratıklar,'iğrenç' kelimesi anlamlaşıyor,
somutlaşıyordu zihnimde, balonlarım bir bir sönerken koku zehirliyordu
düşlerimi... Her şey bulanıklaşıyordu, varlardı ama
silinip yeniden beliriyorlardı. Çıktık, arabaya bindirdi, yere basmadan yürüdüm
sanki, ellerim büyüyor, küçülüyordu, aynada ki silueti görüyor, korkuyordum.
Gidiyordu karanlığın içinde...Ağaçlar...Issız...Balonlarım...
"YAPMAAAAAAAAAAA"...Çığlık,
karanlık, silik! Zihnimde ki son kırmızı balon söndü, uçurumdan düştü, simsiyah
oldu kalbim, düşlerim, ellerim; orman kadar, gece kadar siyah...İçimde ki tüm
kelebekler bir gün bile yaşayamadan intihar ediyorlardı kozalarında biiirrr
biiirrr... 'O an' ben değil, tüm dünya kirlendi. öyle bir
kirlenmekti ki baba, yüzyıllar boyu asit yağmurları yağsa temizleyemezdi yer
yüzünü, insanları! Saklanmaya çalıştım günlerce kendi içimdeki
boşluğa, o kadar büyük bir boşluk nasıl sığmıştı küçük bedenime baba?
Korkuyordum, titriyordum, korkutuyordu,
korkutuyordunuz; suç işlemişim gibi; birinin parasını çalmışım, birini
öldürmüşüm gibi...SUÇ...GÜNAH... Çok korktum, korktukça daha çok korkuttu.
'Geleceksin' dedi, 'Yoksaaa'. GÖTÜRDÜ...Çığlık, karanlık, silik! Koku...Siz...Güneş
doğmamak üzere mi batmış 'o' gece?
Ölmek hiç bu kadar sıcak gelmemişti, soğuk,
katı olan ölüm o kadar yumuşak , şefkatli açıyordu ki kollarını bana artık.
"Bırakın beni" dedim, tuttun sıkı sıkı, şefkat vardı. Ölüm gibi
değildi. Bırakmadın.Sarmaladın.
Yürekler toplayıp beni sarın baba, sarıp
sarmalayın, uyutun beni, ta ki herkes UYANIP , benim için, Pippa Bacca için,
N.Ç. için, İpek Şardağ için. hepimiz için, 'vaaahhh vahhh, tühhhh tühhh' demeyi
bırakıp, topraklar altına gömülü "ADALET" 'i çıkartana kadar!...
'Seni seviyorum' demenin en anlamlı halisin
A.İ.
Denizli'de yaşanan olay her yüreğe paslı bir
çivi batırmıyorsa, çığlıkları duymuyorsak, merak etmeyin A.Ç.'ler bir gün sizin
de kapılarınızı çalıp, huzurlu yuvalarınıza, hayatlarınıza bir gün ziyarette
bulunup, her şeyinizi bir kaç dakika da alıp, tüm ışıkları söndürüp gider! Bu
mektubu ben (imkansız olduğunu bilerek) adalet isteyen aile için yazdım, daha
doğrusu 'SİZ' bana yazdırdınız...
Tuğçe Taşçı
Bilin(me)dik Hikaye
Dövüldü, gelmişine geçmişine sövüldü, intihara
kalkıştı, psikologlara sürüklendi, baskı gördü; ama O hepsine göğüs gerdi.
Darbe döneminde içeri atılan ‘anarşik’ bir gençten
bahsetmiyorum. Tek ‘suç’u bir kadınla birlikte olmak, bir kadına aşık olmak
olan genç bir kadından bahsediyorum.
21 yaşındaydı Sevim. Geçen yaz yazlıklarındayken
harici usb belleğinde sevgilisiyle çekilmiş fotoğraflarını abisinin görmesiyle
başladı her şey. Abisi gece dörtte konuşmak istediğini söyleyip evden çıkardı
O’nu. Sahile indiler, yürüdüler, sessizliği kıyı boyunca korudular. Sevim bir
gariplik olduğunu sezmişti sabırla bekledi. Sonrasını ondan dinlemeli;
‘Yürürken abim
birden erkek arkadaşın var mı ? ’ diye sordu.Yok dedim.Hiç oldu mu bugüne kadar
kaç tane oldu yani diye sordu.Oldu ama ciddi değildi yani pek oldu
sayılmaz…Sustu yürümeye devam ettik. Berrak’ı nerden tanıyorsun dedi. O an
anlamıştım bir şeyler öğrendiğini gerildim titremeye başladım için için.
Arkadaş ortamından tanıyorum diye cevapladım. Konuya girmesini bekliyordum
artık. Ölesiye gerilmiştim. Beklediğim oldu. Benim bilgisayarımda bir erkekle
samimi fotoğraflarımı görsen ne tepki verirdin dedi. Beklediğim halde
sarsılmıştım. Bilmiyorum, konuyu bana neden açmadığını düşünürdüm, kabullenirdim
herhalde dedim şakaya vurmak istedim. Belki de duymak istediklerimi
söylemiştim. Abim hala ciddiydi. Sevim o bilgisayarındaki Berrak’la olan
fotoğraflar ne diye sordu. Afalladım çünkü bilgisayarımda fotoğraf olmadığından
emindim. Ne fotoğrafı bilgisayarımda yok ki benim dememe kalmadan hard
diskinde! dedi. O an kaçtığım gerçeğin içinde olduğumu anladım, öğrenmişti.
Ağlamaya başladım tüm sinirlerimin boşaldığını hissettim. Abim sormaya devam
etti ne zaman fark ettin ne zamandır böyle yani? Lisede fark ettim yani hep
biliyordum ama öyle işte, Berrak ilk ilişkim değil diye kelimeleri geveledim
kendimi ifade edecek durumda değildim. Başka kimler var dedi tanımazsın
arkadaşlarım dedim. Sevim bu bir hastalık sen hastasın tedavi olacaksın
psikologa gideceksin tedavi olmalısın demeye başladı. O anda patlayıp hayır bu
hastalık değil ben hasta değilim bu normal bir şey diyebildim işte yanlış
anlaşmamız burada cereyan etti. Abim benim normal olanın, olması gerekenin bu
olduğunu, doğanın böyle olması gerektiğini kast ettiğimi sanmıştı oysa ben
sadece bu durumda bir anormallik olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Tabi daha
da hiddetlendi benden biraz uzakta konuşuyordu ben de korkumdan
yaklaşamıyordum. Bu bir kompleks, erkeklerle iletişim kuramadığın için
kadınlara yöneldin, bu bir eksiklik dedi. Kendimi savunmaya kalkıştım susturdu
sadece onun sorularına cevap vermemi istedi. Yürümeye devam ettik. İskeleye
geldik abim önde yürüyordu. Ben yavaşladım. Gel buraya dedi. Korkuyordum.
Gelmeyeceğim dedim. Sevim gel buraya beni zorlama dedi. Gittim. İskelenin
ucundaydık. Tartışmaya devam ettik. Durmadan ağlıyordum. Abim dönüp gitti ben
orada kaldım. Berrak’ı aradım olanları anlattım. Sakinleşmeye çalışıyordum.
Abim geri geldi ve yürü eve gidiyoruz herkes yattı kimseye bir şey anlatmak
zorunda değilsin dedi. Eve gittik odama çıktım. Uyumak ne mümkün; gece boyu
döndüm durdum yatağımda. Ertesi gün öğlene kadar çıkamadım yatağımdan annem
geldi bir haller olduğunu anlamıştı kalk kızım bir şeyler ye dedi. Olanları
anlattım. Annem daha önce benzer bir şekilde öğrenmişti durumu ama bilmezden
gelmeyi konuşmamayı seçmişti hep. Anlatınca da kızım sen de karşı tarafa
yönelmeye çalış o zaman dedi. Anne bu böyle bir şey değil anlatamıyorum sana bu
ben hadi karşı tarafla olayım deyince olabilen bir şey değil sen benim ömür
boyunca mutsuz olmamı mı istiyorsun diyebildim. O sırada abim geldi çıkmaya
hazırlanıyordu. Kabul et sen normal değilsin, sapkınsın tedavi olacaksın
psikologa gideceksin dedi tekrar. Gücüm kalmamıştı karşılık vermeye çalıştım.
Tamam, abi gideriz ama pişman olacaksın ben bunun normal bir şey olduğunu
düşünüyorum hasta değilim dedim.
O yanlış anlaşılma yine
parladı, aynı gözle bakmıyoruz dünyaya çok dar bakıyorsun dememe kalmadı abim
üzerime atıldı dövmeye başladı yere düştüm başıma aldığım darbelerle kendimden
geçer gibi oldum annem araya girdi abimi sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu sırada
hiç bir şeyden habersiz olan babam gürültüye geldi. Abimi beni döverken görünce
deliye döndü oğlum ne yapıyorsun delirdin mi sen diye tuttu onu. Babama sen çık
baba karışma dedi abim hala çok sinirliydi. Babam onu tutmaya devam edince,
beni göstererek ‘lezbiyen!’ dedi. Sizin yetiştirdiğiniz çocuk böyle olur işte
bir daha karışmayacaksınız bundan sonra ben ilgileneceğim diye bağırıyordu.
Babamsa o tek kelimede takılı kalmıştı. Kendine gelince ikinci dayağı da ondan
yedim. Öldürürüm seni yatırır keserim diye bağırıyordu. Arada fotoğraf lafı
geçince fotoğraf makinemi alıp kırdı. Bunun üstüne abim babamı tutup çıkarmaya
çalıştı baba tamam çık sen şimdiki kızların çoğu böyle diye yatıştırmaya
çalıştı babam hala hakaretlerine devam ederken. Aşağı indiler. Ben o an
hayatımın bittiğini mahvolduğumu düşünüyordum. Berrak’a mesaj attım beni
buradan alın dedim. Telefonumu alabilirler diye kapattım. Abim döndü ve tahmin
ettiğim gibi bilgisayarımı, telefonumu istedi. Hayatım bitti her şey bitti
dedim. Yer yarılsın içine gireyim. O an tek düşünebildiğim ölmekti. Çakımı
cebime koydum. Annemi odadan göndermeye çalıştım. Abim geri geldi ve kalk
hazırlan dedi. Korktum anneme yalvardım götürmesin beni ne olur bırakma diye.
Annem, 'saçmala abin o senin sakin ol' diyordu. Aklımda Berrak’ın gelip beni
kurtarması umuduyla yavaş hareket ediyordum vakit kazanmaya çalışıyordum.
Umudumu kaybedince banyoya geçip bileğimi kestim. Acı bile hissedemedim.
Aklımda nereye götürüyorsa da yolda akar akar gitmeden ben ölmüş olurum
düşüncesi vardı. Arabaya bindim. Yolda konuştuk, daha sakindi daha kabulleniş
haldeydi. Kızdığı şeyin benim bunun normal olan olduğunu söylediğimi
düşünmesiymiş. Yaşadığı tecrübeleri anlattı. Seni anlıyorum olabilir ama tedavi
olman gerekiyor diyordu. Sustum. Berrak’ın beni merak etmiş olacağını söyledim.
Telefonunu verdi. Aradım iyi olduğumu abimle olduğumu söyledim. Berrak hala
şüpheliydi korkuyordu. Sonra abim beni şehirdeki evimize bıraktı. 5-6 saat orda
kaldım açtım, yalnızdım, halsizdim, korkuyordum. Aklıma ev telefonu geldi hemen
tekrar Berrak’ı aradım olanları anlattım, destek aldım, biraz rahatlamıştım.
Abim geri geldi; herkese sordum bu yaşlarda önü alınmazsa kötüye gidermiş,
psikolojik bozuklukmuş, ben bir psikolog buldum ona gidiceğiz dedi. Arabada
giderken bileğimi kestiğimi söyledim deliye döndü çok korkmuştu sen bunu nasıl
yaparsın deyip duruyordu işte bu yüzden tedavi olmalısın sen gerçekten hastasın
dedi, hemen bir benzinliğe çekti bir şeyler aldı temizledik. Çok sarsıldığını
görebiliyordum. Yola devam ederken kimseye bir açıklama yapmak zorunda
değilsin, babamla da konuştum erkek arkadaşından ayrılınca bir kız arkadaşıyla
duygusal olarak yakınlaşmış bir şey yok dedim. Hayatını yaşayacaksın. Kimseye
bir şey anlatmak zorunda değilsin dedi. Öyle bir rahatlamıştım ki inanamıyordum
olanlara.
Yazlığa döndük.
Babam yanıma geldi sarıldı, ben sarılamadım yabancım gibiydi sanki. O tekmeler,
yumruklar, tokatlar, her biri uzaklaştırmıştı beni. Niye sarılmıyorsun dedi
zoraki sarıldım. Yaşadığın yerde var mı böyle bir pislik dedi. Yutkundum
kelimeleri daha acıydı. Yok dedim.
Psikolog ilk seans
sonrası abimle konuşmasında bunun bir hastalık olmadığını ve kendisinin
yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Eğer bir insan eşcinsel olduğunu fark
ettiyse ve bundan rahatsızlık duyuyor değişmek istiyorsa değişik terapilerle
tedavi yoluna gidebiliyoruz; ama burada böyle bir şey söz konusu değil. Sevim
pırıl pırıl bir genç kadın ve ilerde de çok başarılı olacağına inanıyorum
dedi.’
İşte Sevimin
hikâyesi böyle gelişti. Sonuçta görmezden gelen bir anne, bilmezden gelen bir
baba, sonuna dek ardında duran abisi ve çok sevdiği Berrak’ıyla hayatına devam
ediyor. Tüm dünyaya karşı, dimdik.
Kadının El Hali
Kürtaj Benim Seçimim Cinayet Sizin Yönteminiz..!
Sistem kürtaj uygulamasını, insanlığın
başlangıcından günümüze uzanan kadın bedenine yönelik farklı şiddet
yöntemlerini, baskılarını içerdiği bir uygulama dönüştürmeye çalışmıştır.
Kısaca Türkiye'deki kürtaj tarihine bakacak olursak; I. Dünya Savaşı ve
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra oluşan yıkıcı nüfus azalması nedeniyle kürtaj
yasaklanır. İlk dönem liderleri kürtajın yasaklanmasını nüfusun arttırılması
için gerekli görmüşlerdir. Bu dönemde altı ve üzeri çocuk sahibi olan kadınlar
maddi olarak desteklenmiş hatta madalyalarla "onur"landırılmıştır.
1960'lara doğru gelindiğinde ülkede bir nüfus patlaması yaşanır. Nüfusun hızla
ikiye katlanması ülkenin gelişmesinde bir engel oluşturulmaya başlamıştır ki bu
dönemlerde ortaya Nüfus Planlaması Kanunu çıkartılır.. Bu süreç devam ederken
verilere göre kürtaj yasak olmasına rağmen yılda 400 bin kürtaj gerçekleşiyor
ve yaşanılan komplikasyonlardan dolayı 12 bin kadın hayatını kaybediyordur.
Nüfus planlaması kanunu ile doğum kontrol yasalaşır ve aile planlaması klinikleri
kurulur. Kürtajın hala yasak olduğu 1970'li yıllarda kadınların en az üçte
birinin bir kere kürtaj olduğu tahmin ediliyor. Başka bir değerlendirmeye göre
ise yıllık 200 bin ile 400 bin arasında yasa dışı kürtaj gerçekleşiyor ve
bunların 12 bini kadın ölümleriyle sonuçlanıyor. 1983 yılına gelindiğinde ise
kürtaj yasalaştırılır. Kürtaj yasalaştıktan sonra, kürtaj olma sayısı 3 kat
azalır, anne ölümlerin hızı 6 kat azalır, kadınların yaşama süresi 14 yıla
kadar artar, güvenli olmayan düşüklere bağlı ölüm ve
sakatlıklar ortadan kalkar. Yalnız 1983'ten günümüze geldiğimizde Başbakan'ın
kürtajla ilgili şu sözleri "kürtajı cinayet olarak görüyorum",
"her kürtaj bir Uludere'dir" baskıları arttırmıştır. Başbakan ceninin
yaşama hakkından bahsediyor. Eğer yaşama hakkından bahsedilecekse ilk önce önüne geçemediği kadın cinayetlerine, işçi
ölümlerine, çocuk istismarına, kadın tecavüzlerine, savaşta ölen insanlara,
çocuk gelinlere bir çare bulsun!! Başbakan kürtajın cinayet olduğunu düşünerek
yasaklanmasını istiyor. Yalnız kürtajın yasaklanması demek anne ölümlerinin
artması demektir. Çünkü doğum yapmak istemeyen bir kadın kendi hayatına mal
olsa bile o doğumu yapmaz. Kürtaj kadının konusu olmaktan çıktı dinin ve
siyasetin çıkarlarına göre oynadığı bir olgu haline geldi. Kadınların kürtaj
hakkı kullanılarak politika yürütülüyor. Bu günümüzde de daha baskıcı bir
şekilde devam ediyor. Kürtajı yasaklama çabası kadının kendi üzerindeki
yetkisini elinden alma çabası, kadını evin içine tıkma, çocuk yapıp onun
bakımıyla ilgilenme, sistemin sözünden çıkmama, görmeme, duymama, bilmeme
durumuna gelen bir varlığa çevirme çabasıdır.
Son dönemlerde öyle bir baskının
içerisindeyiz ki artık devlet hastanelerinde doktorlar kürtaj olmak isteyen
kadınlara narkoz vermeden kürtaj yapıyor. Bunun en iyi örneği de bunu yaşayan
bir kadının Ayşe Arman' gönderdiği mektuptur. Hastanelerde böyle bir durumun
gerçekleşmesi kadınlar için büyük bir travmadır. Devletin bu baskıcı tutumu
nüfus politikaları bir yana kürtajı engellemekte değil, kadınların öncelikli
olarak çocuk doğurmak ve bakmakla yükümlü eşit olmayan vatandaşlar olduklarını
bir kez daha vurgulamaktır. Kürtajın devletin belirlediği sınırlar içerisinde
değil, kadınların istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereklidir.
Yazının sonuna gelirken yinelemek gerekir,
kürtaj haktır karar kadınlarındır. Sorun sadece kürtaj olup olmama mücadelesi
de değil, kadının kendini kadın olarak kabul ettirme, kendi bedeniyle ilgili
söz sahibi olduğunu gösterme, eşit, özgür yaşayabilme mücadelesidir. Hayatımız,
kararlarımız, bedenimiz, rahmimiz, cinselliğimiz bizimdir. Bunlarla ilgili
kararları da ancak biz kadınlar verebiliriz.
Bilsev
Karkıner
HAK YİYEN HACK YER!
Bağımsız
sinemacılara kendilerini geliştirebilecekleri, ifade edebilecekleri bir merkez
oluşturmak, büyük paralar harcanarak
küresel bankerlerin tekelinde olan sinema sektörün de parası olmayanın da
üretebileceğini göstermek ve sektöre farklı bir bakış açısı getirmek amacı ile
2011 yılında kurulan BSM ( Bağımsız Sinema Merkezi) bu fikir ile yola çıkarak “Denize Açılmanın Zamanıdır”, “Lenin-Sosyalizmin Kızıl Şafağı” filmlerini
hazırladılar. Son olarak da Mart 2013 de adını bir çoğumuzun duyduğu kendilerini
“devrim ve direnişin siber temsilcisi” olarak tanımlayan ve mücadelelerini,
eylemlerini sanal ortam da son derece
güçlü eylemleriyle ifade eden Türkiye’nin tek hactivist grubu Redhack üzerine
çekmiş oldukları belgesel ile karşımızda. RED BELGESELİ...
Hak aramanın
suç, hakkını aramanın terör sayıldığı, direniş ve mücadelenin her alanda
sürdüğü, eşit ve aydınlık bir dünyadan umudunu hala yitirmeyenlerin dünyanın
neredeyse her ülkesinde mücadelelerine devam ettikleri bu dönem de ülkemizde de
direniş hızla ilerlemekte… Fabrikalar da, kamu kurumlarında, okullarda ve
SOKAKlar da… Aydınlık ve adil bir dünyadan umudunu asla kesmeyenler adına!
20. yüzyılda
hayatımızın olmazsa olmazı haline ge(tiri)len internet aslında hızla
ilerlemekte olan tüm dünya ile birlikte ülkemizi de kuşatan, yaşantımızı
kuşatan bireysel ve toplumsal özgürlüklerimizi tamamen yok eden kültür
emperyalizmi kavramının yansıması. Bunun dışarıdan bakıldığında çok masum ancak
irdelendiğinde ve temeline bakıldığında küçümsenmeyecek derecede tehlikeli
olduğunun ne kadar farkındayız?
Çocuklarımızın
oynadığı bilgisayar oyunları, yanımızdan asla ayırmadığımız cep
telefonlarımız, elektronik iletişim
cihazlarımız hatta etrafımızdakilerle iletişimimizi sağlayan her türlü sosyal
paylaşım ağları ve eklemek istersek çoğalacak kocaman bir liste masumiyet
görüntüsü altında yıkıcı, yok edici, baskıcı çok da yabancısı olmadığımız
kapitalizm kavramıyla bizi yüzleştiriyor… Sosyal kimliklerimiz adeta her
birimizin parmak izi haline gelmiş durumda.
Özel bilgilerimiz sürekli birileri tarafından gözlemlenip incelenirken
kamuya ait herkesin bilmesi gereken bilgiler ise gizli tutuluyor. İşte tamda bu
noktada karşımıza çıkan RedHack grubu bizlere bilginin aslında herkese ait
olduğunu asıl bunu gizlemenin suç olduğunu yaptıkları siber eylemlerle
gösteriyor.
Youtube
üzerinden ücretsiz izleyebildiğimiz Red Belgeseli siber dünyada süren savaşın
temelinden alarak bilmediğimiz birçok konuda izleyeni aydınlatıyor. “Hak yiyen
Hack yer” sloganıyla kulaklarımıza takılan grubun çıkış öyküsü, siyasi ve
politik duruşu, hedeflerinin yanı sıra grup ile ilgili bilmediklerimizi yahut
yanlış bilinenleri yanıtlamak anlamında son derece başarılı bir belgesel…
Aslı Ertekin
HİÇ ŞAŞIRMIYORSANIZ…
Bir sabun kadar kayganım şimdi. Köpük
bağladı ruhum. Yataktayım. Beynimin sıkıştırıldığını hissediyorum. Dünyaya
çöreklenmiş yılanların ortasında kaçabileceğim en benden yerde gibiyim. Zamanın,
tutkuları güneşe uyarlayabildiği boyutundayım. Boyutum Notre Dame’ın
Kamburu‘ndaki sevdayı sığdırır kucağına. Acı duyduğumu hissettiğim demlerde
görüyorum ki acı yine acı çekme yetisi olanlara düşer, duymak isteyenler duyar
çığlıkları. Kulaklarımızı, gözlerimizi kapatarak, duyularımızı yok ederek
yaşıyoruz. Böyleyken her şey daha kolay yoluna girecek diye umut ediyoruz diye
düşünürken bizi biz yapan, geçmişten getirdiğimiz tüm birikimlerimizi yok
ederek yaşıyor, daha az insan oluyoruz .
UMUT! Sıkıntı, sözcüğün
kökeninin bozukluğundan kaynaklanıyor. Ummak yerine direnmeyi seçmeli. Umut
sessizliği, beklemeyi, tepkisizliği barındırıyor içinde. Tutkunu olduğumuz
şeyler getiriyor sonumuzu. Sessizliği sonu olacak insanlığın. Samimi olmayan, bizi eksilten, çoğaltmayan benliğimizden uzaklaştıran her şeye karşı direnmeli. Ses, sözcük, renk akıtmalı ruhlar.
Esrarlı
şeyleri dehşet severim, diyor Dostoyevki. Sırrı var insanoğlunun. Herkes bir
diğerinden, kendinden bile saklıyor kırgınlıklarını, gerçekliklerin... Çıkarın
sakladıklarınızı, sandıklarınızdan. Sırrı dökülmüş hepsinin. Parlatın, netleştirin ruhlarınızı, beyninizi. Soyutlukların arkasına sığınıp bunlarla
beslemeyin korkunuzu. Kendinize inanmaktan geçer başkaldırı. Dünyayı esrarlı
yapan bir şey varsa o da insanın kendi içinde barındırdığı, kardeşi gibi
birlikte yaşadığı bir ikinci kişinin varlığını keşfetmekti. Kendinizi
uyandıramadıysanız belki ikiz kardeşinizi uyandırırsınız. Düşleri, düşünceleri
hapsedilmişlere, bedeni yara bağlamış kadınlara, aç kalmışlara, boyun eğenlere, taklit etmekten kim olduğunu unutanlara, umut edip bekleyenlere, sistemin
çarkına takılıp kalanlara şaşırmıyoruz, çocuk değiliz; ama bu çarkı
döndürenlere, bu dünyayı yaratanlara tepkiliyiz .
‘ Hiç
şaşırmıyorsanız artık çocuk olamazsınız . ’
Aslı Gezgiç
KADIN ELİ DEĞMİŞ FİLMLER
Bu yıl 11.si
düzenlenen Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivalinde Araf filmini
izleme fırsatı yakaladım. “Araf” tam da
film mor yakışan bir film.
Zehra(Neslihan
Atagül) önceden bir sanayi şehri olan fakat şimdilerde fabrikanın kalıntıları
ve sanayi atıklarından başka bir şey kalmayan, tarım ve üretimin yapılamadığı,
hemen hemen herkesin işsiz olduğu bir şehirde otoban kenarındaki dinlenme
tesisinde yemek dağıtıcısı olarak çalışmaktadır. Vardiya arkadaşı Olgun’la
(Barış Hacıhan)birlikte bu monoton ve kaderi çizilmiş hayatın farkındadırlar.
Sanki bir gün birdenbire hayatları değişecekmiş umuduyla Araf’ta
beklemektedirler. Bir gün istasyona gelen Mahur’a(Özcan Deniz) aşık olan Zehra
arafı onunla aşmayı hayal eder.
Yeşim
Ustaoğlu hikayesinde bebeğini vermek zorunda kalan ve eski hayatına sırtını
dönebilmek için arafa gelmiş bir kadına,karısına kötü davranan alkolik bir babaya, babasından
nefret eden bir oğla, evi terk etmekten başka çaresi kalmayan bir kadının zorlu
hayatlarına da değinir.
Filmde hemen
hemen erkeklerin hiç konuşturulmaması, olayların içinde yer almaması dikkat
çekici. Zehra'nın babası sadece bir sahnede gösteriliyor. Zehra’nın aşık olduğu
Mahur’un diyalog sahnesi çok az. Erkekleri susturup kadını konuşturan bir film
Fakat bunlara rağmen ataerkil sistemin etkilerini, erkek egemen faşizan
algısını yansıttığını itiraf etmeliyim.
Filmin en
etkileyici ve en çok konuşulan sahnesi şüphesiz genç bir kadının tuvalette
düşük yapma sahnesi oldu. Doktorların fikir yardımıyla çekilen bu sahne gerçeğe
çok yakın olarak çekilmiş. Seyircilerin bir kısmına çok gerçekçi gelmese de
filmden sonra söyleşi yapan yönetmen
Yeşim Ustaoğlu tuvalette düşük yapan, hamileliğini ailesinden gizlemek zorunda kalan ne kadar çok kadının olduğundan
ve bizlerin bunları ne kadar çok görmezden geldiğimize değinerek gerçek bir
olaydan yola çıkarak bu filmi yapmaya karar verdiğinden söz etti.
Aslında
bu sahneyi izlerken tam olarak hissettiğim şey Araf’ta kalmanın çaresizliği
oldu. Düşük yapma sahnesinin gerçekçi olması değildi beni etkileyen. Tuvalette
düşük yapmak zorunda kalan genç bir kadının o anki psikolojik travması oldu.
Keza Neslihan Atagül oyunculuyla seyircilere duygularını yaşattı. Yeşim
Ustaoğlu’nun dediği gibi az değildi bu olayların sayısı ve işte tüm bunların
hayatın gerçeği olduğuyla yüzleşmemizi sağlıyordu bu sahne.
Film aynı
zamanda Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi'ni de anımsatmadı değil. İki hikayenin
ortak mekanı da dinlenme tesisi.
Gözetleme Kulesi'ndeki Pelin ensest bir ilişkiyle, Zehra ise duru ve samimi bir
aşkla ‘kirlenirler’… Zehra tek başına tuvalette düşük yaparken pelin tek başına
doğum yapar. İki genç kadında dünyaya bebeklerini getirmek istemezler.
Anneliğin böylesine yüceltildiği bir toplumda bebeklerini sahiplenip,
namuslarını kurtarmak için sığınırlar başka erkeklerin ‘güvenli kollarına’...
Böylelikle temizlenirler…
Masumiyetleri
ve günahlarına karar verilmemişlerin cennetin kapısındaki bekledikleri ‘Araf’…
Araf mitolojide
ve dinlerde cennetle cehennem arasında kalan..hatta Araf’ta kalmanın cehenneme
gitmekten bile daha kötü olduğu söylenir. Asıl kötüsü Araf’ta hesaplaşılamaz
,sorgulanamaz, değiştirilemez…
Bu
bir durum filmi aslında ama insan sanatta alternatif bir yol, çözüm arıyor.
Geçip gittiğimiz her gün yaşanan bu olaylarda hiç mi umut yok sorusu gelmiyor
değil aklımıza…
Dzhansu Plamenova Yosifova
BİR TELEVİZYON REKLAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Bir iletişim firması son günlerde TV’de sıkça rastladığım reklamında
izleyenlere şöyle sesleniyordu: “Arkadaşlarınızı evde bırakıp gitmeyin!”. Ev
içinde arkadaşlık nasıl olur diye sormadan edemedim kendime. Yok, hayır cevap
olarak hemen aklınıza üniversite yıllarında paylaştığınız ev arkadaşlıkları
gelmesin. Burada kastedilen evde yalnızken sosyal medya aracılığı ile kurulan
arkadaşlıklar yani sanal arkadaşlıklar. Peki gerçekten sanal arkadaşlık mümkün
müydü? İlk arkadaşlarımızı sokakta oyun oynarken edinmemiş miydik? Arkadaşlar
evin dışında değil miydi? Onlarla görüşmek için sokağa çıkmaz mıydık?
Eskiden mesafeler yüzünden zorunluluktan kullandığımız iletişim araçlarını
şimdi gönüllü olarak yüz yüze iletişimin yerine kullanır olduk. Çünkü böylesi
daha kolayımıza geliyor. Çünkü sanal ortamda bir ilişki kurmak için gerçek bir
çaba harcamıyoruz. Karşımızdaki insana karşı gerçek bir sorumluluk duygusu
taşımıyoruz. Karşımızdaki insanı artık görmek istemediğimizde ise, ki bu görmek
eylemi de genellikle sadece o insanın ekranda bir görüntüsünü algılamaktan
ibaret, bir tıkla silip atabiliyoruz. Bu kadar basit! Her şeyi tükettiğimiz
gibi insan ilişkilerini de çok çabuk tüketebiliyoruz. İnsanlar artık
birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bile konuşmuyorlar. Oysa arkadaş dediğin
bir bakışından nasıl olduğunu anlayan değil miydi?
Sosyal medya aracılığı ile kurulan arkadaşlıklar sosyal medyada var
olduğunuz müddetçe var ve ancak o kadar gerçek. Aslında sanal alemde
sosyalleşme insanları daha çok yalnızlığa itiyor ve daha çok
bireyselleştiriyor. Baktığınız zaman sosyal medyayı en aktif kullananların
yalnızlıktan en çok şikayet edenler olduğunu görürsünüz. Son yıllarda
psikiyatrlara yalnızlık, boşluk hissi, hayatın anlamsızlığı vb. gibi
şikayetlerle başvuranların sayısındaki artış da aslında bu yalnızlaşma ve
bireyselleşmenin bir göstergesi. Yani yaşanılan sosyal arkadaşlıktan ziyade bir
nevi sosyal yalnızlık!
Kapitalizm ekonomik ilişki biçimlerini sosyal ilişki biçimlerine yansıtmada
gerçekten başarılı bir sistem. Tüketim toplumu kavramını hayatımızın merkezine
getirip kondurdu. İnsanları sanal ortamlara hapsederken özgürlüğü burada her
şeyi paylaşabilmek olarak empoze etti. Sürdürülebilirliğini de, her ne kadar
son yıllarda yaşadığı krizlerle sürdürülemezliğinin sinyallerini çoktan vermiş
olsa da, biraz buna borçlu sanırım, kavram karmaşası yaratmaya yani.
Aldous Huxley 1931’de yazdığı Cesur Yeni Dünya adlı kitapta kitapları
yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin
kalmayacağını, pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna
tutulacağımızı, duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ipe asılı
bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre
dönüşeceğimizi öngörüyordu. Bugün sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisini
gördükçe Huxley’in nasıl müthiş bir öngörüde bulunduğunu bir kez daha
anlıyorum. Evet, Huxley haklıydı bizi sevdiğimiz şeyler mahvedecekti.
Yani reklamda haklılık payı da yok değildi hani: Zalımsın sosyal medya!
Leyla Demir
27 Mart 2013 Çarşamba
ANNE RAHMİNDEN SOKAKLARA
"Yaşamın olduğu her yerde
savaşmak istiyorum"
Clara Zetkin
Cinsiyet,insanın mevcut genetik,biyolojik ve fizyolojik özellikleri olarak tanımlanır.Bu özellikler cinsiyetler arasında eşitsizlik değil sadece farklılık yaratmaktadır.
Toplumsal cinsiyet(gender) kavramı ise farklı kültürlerin insanlara yükledikleri roller,sorumluluklardır.Yıllar yılı öğretilmiş ve dayatılmış bu misyonlar kadının ve erkeğin omuzlarında yük olarak ağırlaşıp durmakta.Tarih ve toplum rolleri kadın ve erkek üzerinden dağıtırken bunun dışında farklı yönelime sahip olan herkes ötekileştirilmeye mahkum bırakılmıştır.
Bizler toplumsal rollerimizle daha konuşmadan, kadınlığımızın- erkekliğimizin farkına bile varmadan karşılaşıyoruz.Daha anne karnındayken ,eşyalarımız cinsiyetlerimize göre renkler belirlenip alınıyor. Doğumdan sonra daha cinsel organlarımızı keşfetmeden erkekseniz devamlı bir yerinizi göstermeniz isteniyor, kadınsanız devamlı bedeninizi saklamanız gerekiyor.Ve bu liste uzayıp gidiyor. Erkeklerin – erkliği büyürken "çapkınlık, avarelik, yakışır be oğluma " diye pohpohlanırken , kadınların kadınlığının farkına varılması bile istenmiyor. Yetiştirilip baba ocağından koca evine giden kadından buna rağmen birden "kadın" olması isteniyor. Hiç bir zaman ev işlerinde kocasına yardım eden bir kadın göremezsiniz. Zira kadın yemek yapmayı , ev temizlemeyi bilmiyorsa "koca" dahi bulamamakla korkutuluyor. Sanki koca bulmak ve evlenmek zorundaymış gibi.
Kadınların çoğu çalışma hayatına yeterince katılamıyor bile ne de olsa toplumsal olarak "ev kadınlığı" ve "analık" onlar için biçilmiş. Bu yüzden eğitim hayatlarına başladıklarında meslek seçimleri bile sınırlandırılmıştır. Hiç bir kadının muslukçu olma, inşaatta çalışma gibi düşüncesi dahi olamaz, kadın dediğin öğretmen olur , sekreter olur.
Aynı zamanda ailenin, toplumun namusudur kadın.İki bacak arasında ki mesafe kadardır kadının alanları. Erkeğin-erkin belirlediği sınırın dışına çıktığı an yollu, aranan, kadınlığını kaybedendir. Sanki kadının adı var da bu ülkede. İnsanlığı bile "adam olmak" ile tarifleyip dil alışkanlığına atıyoruz suçu, bilinçimize çok söz geçirmeyi başarmışız gibi. Bilinçimiz kadar konuşuyoruz aslında. Bize giydirilmiş onca rolden ne kadar sıyrıldığımızı kullandığımız dil ifade ediyor. Biz doğmadan hayat boyu giyeceğimiz roller hazırlanmış, cinsiyetçi tutum , erkek egemen dil, erkin hakimi olduğu alanlar...Kadının esamesi bile okunmuyor. Erkek egemenliğinin toplumun hemen hemen tüm dokularına sirayet etmiş bu uygulamalarına karşı biz kadınların bulundukları her alanda cinsiyetçiliği karşı durabilmeleri ancak birlikte ve kendi mücadelesini vermesiyle mümkündür.
Türkü Zencir
KORKUTUCU TERİM FEMİNİZM
Bugün
yaşadığımız Dünya’da kadınlar ve erkekler arasında
toplumsal eşitsizlikler vardır. Bu eşitsizlikleri ilk zamanlar
yaratan ataerkil sistemdir. Ancak günümüzde ataerkil sistemle
kapitalizmin el ele verip, kadın asmaca oyunu oynadıklarını
görüyoruz. Feminizm bu toplumsal eşitsizlikler sonucunda,
kadınların hak alma mücadelesinin ete kemiğe bürünmesidir.
Kısaca özetlememiz
gerekirse feminizmleri üç başlık altında inceleyebiliriz.
Radikal feministler; sorunun tek başına ataerkil sistemle alakalı
olduğunu ve bununla mücadele edilmesi gerektiğini savunur
kapitalizmi sosyalist bir temelde karşılarına almazlar. Kadının
baskı altında olmasının sebebi onlara göre biyolojiktir ve
özgürleşmenin kaynağı ancak biyolojik devrimle mümkündür.
Liberal feministler; kadının kendini geliştirerek kamusal alana
çıkmasıyla bütün sorunların giderilebileceğini savunur ancak;
bu mümkün değildir. Çünkü; sorunun temeline inilmeden reformist
değişikliklerle sorunun halledilebileceğine inanılır. Sosyalist
feministler ise, sosyalizmi feminizm için ön koşul kabul ederler.
Erkek egemen sistemle kapitalizmi birbirinden çok ayrı çok uzak
bir şey olarak görmeyip ikisine karşı mücadele verirler.
Feminizm
terimini kullananlara karşı toplumumuzun mükemmel bir
'ötekileştirmesi' ve terimin içini boşaltma gibi hayret verici
yetenekleri var. Feminizm; yasak bir kelime, bir tabu olarak
görülüyor ve terimin içi boşaltılıyor. Bunun en büyük nedeni
de kadınları kontrol altında tutma çabası. Feministler,
erkeklere hiçbir konuda ihtiyaç duymayan, erkekleri ezmeye çalışan,
erkekleri gereksiz bulan ve hepsinin kazanlara atılıp yakılması
gerektiğini düşünen (nitekim bu durum 18. yüzyılda Avrupa ve
Amerika' da cadı avlarında kadınlara yapılmıştır.) kadın
toplulukları gibi gösteriliyor. Feminizmin böyle gösterilmesi çok
doğal çünkü kapitalizm hiçbir zaman kadınların direniş
göstermesini istemez. Çünkü; kadın ucuz iş gücü ve alınıp
satılan bir meta yerine konulur. Bu yüzden de kapitalizm
kadınların kendilerini ifade edip birleşecekleri yeri çamur
atarak kirletir. Kadınların direniş gösterdiği diğer kavram da
ataerkil sistemdir. Erkeğin egemen olduğu ve erkeklerin sözlerinin
kanun sayıldığı bir yapılanmada kadın yeri değersizleştirilir,
yok sayılır ve öldürülür. Nitekim kadın katliamları bunun en
büyük göstergesidir. Feminizm sanıldığı gibi erkek düşmanlığı
değil, kadınların kendilerini ifade ettikleri, hakları için
birleştikleri ve hakları için mücadele ettikleri, hep beraber
eşit şartlar altında yaşayabileceklerini göstermeye çalıştıkları
bir yapılanmadır.
Peki
neden feminizm?
Çünkü;
kadının uzaklaştırıldığı toplumsal alana yeniden kazandırılma
çabasıdır. Çünkü; farkındalıktır. Çünkü; kadının varlık
sorunudur, bilincidir. Çünkü; erkeklerle birlikte eşit şartlar
altında yaşayabileceklerini gösterebilmektir. Çünkü; meta
olmadıklarını gösterdikleri yerdir. Çünkü; emek sömürüsüne
karşı mücadele etmektir. Çünkü; kadınların kendilerini ifade
edebildikleri alandır. Çünkü; kapitalizme ve ataerkil sisteme
karşı durmaktır...
Bilsev Karkıner
TOPLUMSAL KABUS
Toplumsal
kabus namus olgusudur. Kadın katliamlarının ve kadın
intiharlarının altında yatan temel gerçeklik namus ve ahlak
anlayışıdır. Erkek egemen sistemin temsilcisi erkeğin baskısı
ve zulmün altında ezilen kadın,ölümü bir çözüm gibi görmekte
ve her gün erkeğin çıkarına uygun düştü mü kadın ‘namus’
olmakta ve dışarı adım atması dahi,en büyük ayıp
sayılmakta,çıkarına uygun düşmediyse en büyük namussuzluğu
yaparak kadını para karşılığında satmakta fuhuş ve medya
sektörlerinde kar nesnesi olarak kullanmaktadır.Bunun yerine her
birimizin, bizi bağlayan, bizi biz olmaktan alıkoyan toplumda ne
varsa karşısında durarak mücadele edecek gücü kendimizde
bularak karşı koymayı öğrenmemiz gerekmektedir. Kör düğüm
haline gelen bu sorun toplumsal dokuyu bozan bu yaraya
dokunulmadan,tabular ortadan kaldırılmadan da çözülemeyecektir.Bir
kadına yılgınlıkla bu sözü söyleten özgürlüğü Tanrıdan
dileyerek,kaderimizi çizdiği yazgıya boyun eğerek
ulaşamayacağımız kesin.Kadın kendisine yönelik saldırılara
anında cevap verecek ve kendisini aktif savunacak tarzda
örgütlenebilirse aile içi ve dışı şiddete karşı ciddi bir
iradi-örgütlü duruş geliştirebilir ve kendi savunma sistemini
inşa edebilir.
Sanat
ve medya alanı da kadının en hunharca sömürüldüğü ve
katledildiği alanlardan biridir.Bu alanda kadın adeta egemen
sistemin ve erkeğin zevk nesnesidir.Erkek egemen sistem, adına
sanat dediği bu anti sanat faaliyetleriyle erkeğe ve toplumu
güdüsellikte yoğunlaştırarak hunharca bir yaşam
geliştirmektedir.Yani esas olan şu ki; kadın kadınlığından,erkek
erkekliğinden soyutlanarak meta (mal) haline getiriliyor.Ve kadının
tüm gerçekliğini ters düz edip,tarihten silmeye çalışan
ataerkil sistem bu ezeli düşmanının bilinçlenmesini engellemek
için her türlü yöntemi bugün de denemektedir.Oysa kültür,
sanat ve medya alanını özüne uygun hale getirmenin tek yolu
kadının bu alanda özgür ve özgün örgütlenmesidir.Kendisini
egemen sistemin ve erkeğin nesnesi olmaktan çıkarıp özbilince ve
iradesi temelinde özgürlük ahlakına dayalı kültür,sanat ve
medya alanını demokratik komünal bir anlayışla yeniden
örgütlemesidir…..
Bir roman okumalısın ona, içinde sevdanın,umudun ve birde hakların geçtiği.Bir savaş suçlusu gibi vahşetin kadına yönelmeyeceğini kendinde aşılamalısın.Kitabın tam ortasında alnına bir buse kondurmalısın göz kapakları yağmur damlası olmadan şefkatle yaklaşmalısın.Cemal Süreyya okumalısın mesela yada Atilla İlhan okumalısın ona, aşka dair ne varsa Shakespeare gibi mırıldanmalısın. Mutluluğun ona dair olmalı samimiyetin, tutarlılığın..Aşkın saf ve tek olmalı.En doyumsuz tebessümler sen ona tüm renklerle gökkuşağı nezdinde yaklaştığında belirmeli,siyah matem havasıdır size yaklaşmamalı işte mesele bu oğul..
Hassi Doğan
Bir roman okumalısın ona, içinde sevdanın,umudun ve birde hakların geçtiği.Bir savaş suçlusu gibi vahşetin kadına yönelmeyeceğini kendinde aşılamalısın.Kitabın tam ortasında alnına bir buse kondurmalısın göz kapakları yağmur damlası olmadan şefkatle yaklaşmalısın.Cemal Süreyya okumalısın mesela yada Atilla İlhan okumalısın ona, aşka dair ne varsa Shakespeare gibi mırıldanmalısın. Mutluluğun ona dair olmalı samimiyetin, tutarlılığın..Aşkın saf ve tek olmalı.En doyumsuz tebessümler sen ona tüm renklerle gökkuşağı nezdinde yaklaştığında belirmeli,siyah matem havasıdır size yaklaşmamalı işte mesele bu oğul..
Hassi Doğan
TOPLUMSAL VİCDAN MESELESİ
Yaşadığımız ülkenin her karışından kemikler fışkırıyor, yıllardır saklanan üstü örtülen kemikler. Ülkenin her yerinde anneler ağlıyor, ağladıkça onların da üzerilerine ölü toprakları atılıyor. 1995'den bu yana yani 18 yıldır her cumartesi günü Galatasaray Lisesi' nin önünde kayıp yakınları. Sadece kayıpların devlet arşivinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanmasını istiyorlar. Yani bir gün akşam eve geri dönmesi için uğurladıkları evlatlarını bekliyorlar hala...Aslında ölüp-ölmediklerini bile bilmeden. Yıllar geçtikçe bir haber dahi alamadıkları yakınlarının kemiklerini istiyorlar. Ayrı ayrı ama hep aynı yerlere çıkan hikayelerle dolu Galatasaray Lisesinin önü...
Orada
her hafta bize insan olmayı anlatıyor, her cumartesi öylesine akıp
geçen zamana karşı gelerek insan olabilmeyi.. Yani başımızda ki
insanların acılarına bu kadar yabancılaştığımız bu
dönemlerde herkes kendi derdinin peşine düşmüşken bir arada
olduğumuzda daha güçlü olabileceğimizi hatırlatıyorlar bize.
Vicdan, umut, ana, kayıp kelimelerinin ağırlığı bedenlerinde
yaşarken unutulan bir yaşamı paylaşıyorlar...
Yanımızda
annelere biber gazı atılırken , coplanırken orada onların
yanında olmak hepimizin sorumluluğu ve insanlık dersidir. Berfo
Ana'yı daha yeni kaybettik. Oğlu Cemil Kırbay'ın kemiklerini
aradı yıllarca. Galatasaray Lisesinin önünde... Berfo Ana her
cumartesi günü orada sessizliğin sesini duyurmaya çalıştı
"oğlumun kemiklerini bulmadan beni toprağa gömmeyin"
dedi, hasta yatağında en son. En son yine Galatasaray meydanında
gördük Berfo Ana'yı...Ölmek gerekti evladının kemiklerine
sarılmak için , bir çığlıkla ölmek. Her cumartesi, meydan da
kulaklarımız da yankılanacak bir annenin çığlığı kaldı
geride...Her cumartesi aynı meydan da, aynı saatte duyacağımız o
çığlıktan daha ne kadar somut olabilir ki yaşanılan acı.
Çok
zor değil aslında bunları anlamak. Bir gün çocuğunuzun sivil
polisler tarafından götürüldüğünü düşünün. Durumunu
öğrenmek için karakola gittiğinizde "elimizde böyle bir
kayıt yok" cümlesini defalarca duysanız ve çalmadığınız
kapı kalmamışsa bir daha haber alamazsanız ne hissedersiniz?
Böyle
bir şey yaşamamış olabilirsiniz ama her gün yanınızdan biri
daha eksilirken yaşamayacağımızın garantisi yok. Bir gün sizin
eşinizin, sevgilinizin, arkadaşınızın, çocuğunuzun başına
böyle bir şeyin gelmeyeceğinin garantisini artık kimse veremez.
O yüzden Taksim'de ki cumartesi anneleri hepimizin anneleri,
ellerinde kayıpların fotoğrafları , taleplerinin yazılı olduğu
pankartlarla orada. Galatasaray Meyda'nında her cumartesi baskılara,
hava koşullarına ve tüm yalanlara rağmen orada direnmekteler.
İnatla ve inançla kayıplarının hesabını sormaktalar.
Bu
hikayeler ülkemin gerçeklerinden başka hiç bir şey değil. Aynı
Roboski gibi. 28 Aralık 2011 gecesi F-16lar Roboski'de çoğu henüz
çocuk olan 34 kişiyi öldürdü. Her birinin ayrı hikayesi vardı.
Bunun için bir de "masum güvenlik operasyonu" dendi hiç
utanmadan. O anneler de şimdi adalet arıyorlar aynı Cumartesi
Anneleri gibi. Belki bütün bunlar resmi olarak zaman aşımına
uğrayabilir ama acılar zaman aşımına uğramaz. Türkiye' de ,
Roboski'de onca yoksulluğun içinde bir şekilde hayata tutunmaya
çalışan insanların üzerine yağan bombalar ülkemin gerçeği.
Adını bile duymadığımız bir yerdi belki de ta ki o bombalar
evlerine, bir parça ekmek, bir kalem götürmeye çalışan gencecik
canların üzerine yağana kadar. Onurlu bir şekilde hayat tutunmaya
çalışan otuz dört can... Bu ne vicdana sığar ne insanlığa.
Dışarıdan yaşananlara bakmak daha kolay, televizyon karşısında
olanları izlemek, üzülmek belki daha kolay ama orada ki
insanların acıları geçen zamana rağmen hala taze. Bir yanda
paramparça olmuş bedenler bir yandan da hala aynı yalanlar yani
"faili belli" kayıplar...
Bu
olaylar unutulmaz, acılar affedilmez... Acılar zaman aşımına
uğramaz...
Roboski'de
ki anneler, Galatasaray Meydan'ıyla özleştirdiğimiz cumartesi
anneleri, Arjantin' de cunda yönetiminin zorla yok ettiği
çocuklarını bulmak için Plaza del Mayo meydanında toplanan
anneler... Hepsinin tek bir derdi var aslında; kaybedilen
çocukları... Anneler hiç bir zaman kişisel öyküleriyle ilgili
konuşmayı seçmediler çünkü onları birleştiren acıları
ortaktı. Unutmadılar ve yıllardır birlikte direniyorlar.
Çocukları hapishanedeyken de onlara, dışarıda her türlü
baskıya karşı direnmek kalıyordu.Onları öldürenlere karşı
şimdi de onları yaşatmak kalıyor. Bu yüzden bu annelerin diğer
ortak yanı da yılmamaları , pes etmemeleri. İlk yola çıktıklarında
onlara "nasıl yapacaksınız" diye soranlar oldu, korkup
yanlarına gidemeyenler oldu fakat anneler asla vazgeçmedi. Onlar
belki çocuklarına ne olduğunu bilmiyorlardı ama çocuklarının
ne istediklerini biliyorlardı! Bu yüzden anneler çok güçlüdür.
Her bir anne tek tek çok güçlüdür elbette ama o anneler hep
birlikte daha da güçlenerek yürüdüler ve yürümeye devam
ediyorlar.
Oğullarını,
akranlarını, diğer anneleri de alarak yürüdüler ve tek bir anne
dahi oğlunu devletten sormaya dek ...
Ceren Özen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





.jpg)



