30 Nisan 2013 Salı

İLLE DE SOKAK

Özgür sokak kavramının literatüre giren tanımının dışında olması gereken tanımı; ayrımı gözetilmeksizin, özgürce içerisinde akıp giden hayatı yaşayabilmek, her bir noktasına herhangi bir saatte tehlike faktörünü düşünmeden dahil olduğun özgürlüktür. Aslında "sokak" kavramının temelinde özgürlükçü düşünce yatar. Ancak bu durum biz kadınlar için farklıdır. Ataerkil sistem sokak kelimesini salt "sokak" olarak kullanmamıza izin vermediğinden nitelendirme ihtiyacı duyarak bir ütopya haline geliyor "ÖZGÜR SOKAK".

 "Sokak ortasında kocası tarafından vuruldu." "Sokak ortasında babası tarafından öldüresiye dövüldü." "Sokak ortasında...." diye başlayan hayat hikayelerine geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi. 10 Mart 04.00 civarında Taksim'in ortasında herkesin gözü önünde bir kadına 6 kişi tarafından tecavüz girişimde bulunuldu. Bu kişilere müdahale etmek isteyen biri yine aynı kişiler tarafından sokak ortasında darp edildi. Kadın, o kişiler tarafından kaçırıldı. Herkesin gözü önünde yaşanan bu olaya esnaf dahil olmak üzere hiç kimse tepki göstermedi.

 Bu sokak ortasında yaşanan olaylar bize gösteriyor ki ataerkil sistem ve erkek egemenler biz kadınları toplumsal yaşamda ve sokaklarda istemiyor. "Kadın kısmının sokakta ne işi var?" "Gece vakti sokakta ne işi varmış ki tecavüze uğrar tabi." gibi kadınların beynine ilmik ilmik işlemeye çalıştıkları erkek zihniyetlerinin dile vurulmuş haline zehirli söylemleriyle de bunu kanıtlıyor.

 Peki kadınlar ev içindeyken sokaklardan daha mı özgür oluyorlar?

 Kadınları ev içine hapseden erkek egemen ideoloji aslında bunun öyle olmadığını bize kanıtlıyor. Her gün kocası veya en yakınları tarafından ev içinde tacize, tecavüze, şiddete maruz kalan kadınların sayısı gün be gün artmaktadır. Gülay Armağan o kadınlardan sadece biri. Ev içinde korkunç işkenceler görmüş ve ölümle sonuçlanan bir hayat yaşamış Gülay Armağan. Hamile iken dakikalarca gazı açılmış bir tüple aynı odaya kilitlenerek ölüm tehdidi almış, kocasının kardeşi tarafından defalarca tecavüze uğramış en sonunda kocası tarafından kafasına balta vurularak öldürülmüştür. 

  Yaşananlar bize gösteriyor ki kadınları toplumdan ve sokaklardan dışlayarak kapalı bir kutunun içine hapsetmeye çalışan erkek egemenler ne bizi ev içindeki tehlikelerden korumuş ne de özgürce sokaklarda dolaşmamıza izin vermiştir. Biz de biliyoruz ve söylüyoruz ki yaşamın her alanında kadınları ötekileştiren ataerkil sisteminize ve onun zihniyetine susmayacağız. Ortak yaşanmışlıkların verdiği dayanışma ruhu ile daha yaşanılası bir dünya için "sokak"larda olacağız...

                                                                                                                                     Ebru Halıcı

DERİNDEN


                              
     
Ece Temelkuran'ın " Kayda Geçilsin" adlı kitabını henüz okuyabildim.İslamcı entelektüel Ümit Aktaş'ın Alevilerin ve solun muhafazakarlaşmaya tepkisinin 'Rakımızı içemiyoruz' düzeyinden daha derin olması gerektiğini söylediği "Alevi açılı mı, Sünni açılı mı?" bölümünü de tabi ki yeni gördüm.
Tam da benim bu ay yazmaya karar verdiğim konuyla da örtüşüyordu. Benim Edebiyat Dostları lokalini çalıştırdığım, en azından 'fanzin sokak' yazarları bilmektedir. Denizli'de 2007'de dernek lokallerinin bir bölgeye taşınması(Tabakhane) kararı alındı. Tam 6 yıldır devam eden hukuksuzluk örneğiyle hem biz hem de dernek dostları yakından tanık olduk. 2007' den önce Denizli'de 40 dernek lokali aktif olarak çalışmaktaydı. Gelinen süreçte yapılan baskılar ve hukuksuzluklar nedeniyle şu an yedi dernek lokali olarak halen hukuk mücadelesi vermeye devam ediyoruz. Aynı zamanda sosyal medya üzerinden de kamuoyu oluşturmaya ve sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.
 Denizli'de olanlar ne diye baktığımızda Türkiye'de olanlardan hiç bir farkı olmadığını görüyoruz...Özel yaşam alanlarımızın yavaş yavaş daraltıldığını, yatak odalarına kadar girip kaç çocuk yapılmasına karar verildiği, mahalle baskısının da ötesine gidildiğini biliyoruz! Biliyoruz da tartışmayı en son nokta "Rakı da içemiyoruz" ile bitirmek istemiyoruz. Daha derinden , derinlerden almayı da biliyoruz.
 Ne bu ülkede biz, neden dünyanın öteki ülkelerinde özgürlüklerin kolayca kazanılmadığını, özgürlük savaşları uğruna ne Spartacuslar, ne Mahirlerin yitirildiğini biliyoruz. Diyarbakır, Mamak cezaevlerinde ser verip sır vermeyen nice gençlerimizin çığlıklarını hala kulaklarımızla duymaktayız. Nazım Hikmet'i, Yılmaz Güney'i ve daha dün Ahmet Kaya'yı başka topraklarda özgürlüklerimiz adına toprağa verdik. Aziz Nesin'i yangından sağ çıkarabildik ama 35 can karşılığında...Biz bu topraklarda özgürlüklerimiz adına Hrant Dink'i yitirdik! Oysa daha yazacak o kadar isim varken buradan da tartışmaya devam etmek istemiyorum. Bu ülkede kaç tane darbe varsa, hepsinde sağ, muhafazakar, militarist, anti demokrat zihniyetin parmağı vardır. Tüm darbelerden bu ülkenin aydınları, yazarları, sanatçıları payını almıştır. Almaya da devam etmektedir. Bunun üstüne yazılacak daha bir çok şey aklıma gelmişken, ben yine de konumuzdan fazlaca uzaklaşmadan genelden 'lokale' gelmek istiyorum. Ne mi yapılıyor dernek lokallerde? İnsanların bir araya gelmesinin, toplanmasının aracısıdır lokaller.( Acaba insanların bir araya gelmesinden mi korkuyorlar?) Bazen sinema günleri düzenlenir, bazen felsefe atölyeleri kurulup insanların bazı olayları daha 'derinden' tartışması ve bakması sağlanır(galiba en tehlikelisi bu gibi görünüyor). Bazen de tiyatro sahnelenir. Bunlar on yıldır devam etmektedir.

Tiyatro, yetiş imdadıma!

Uyuyorum, uyandır beni
Karanlıkta kayboldum, yol göster bana ya da bir ışık yak
Tembelim, utandır beni
Yorgunum, kaldır beni
İlgisizim, vur bana aldırış etmiyorum
Cahilim, öğret bana
Canavarım, insancıllaştır beni
Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni 
Edepsizim, alaşağı et beni 
Kafasızım, değiştir beni
Yaramazım, cezalandır beni
Baskın ve zalimim, savaş benimle
Ukalayım alay et benimle
Avamım, eğit beni 
Suskunum, çöz beni 
Artık hayal kuramıyorum, bir korkak ya da budala gibi davran bana 
Unuttum, bana hafıza yükle
Kendimi yaşlı ve tükenmiş hissediyorum, çocukluğu coştur benim için
Ağırım, müzik ver bana 
Üzgünüm, mutluluk getir bana
Sağırım, fırtınada acılara çığlık attır
Kışkırtıldım, bilgeliği göster bana
Zayıfım, dostluğun ışığını yak 
Körüm, bütün ışıkları bir araya topla
Çirkinliğin boyunduruğu altındayım, galebe güzelliğin girmesini sağla
Nefretle kuşatıldım, sevginin tüm gücünü ver bana...
                                                                                                     Ariane Mnouchkine

     Şimdi düşündüm de bayağı tehlikeliymişiz. Bu tür sosyal mekanlarda bir araya gelmeler! "Siz itaat edin,biat edin! Düşünmeyin!" Nasıl olsa sizin yerinize düşünen liderleriniz, kanaat önderleriniz, televizyon yorumcularınız var. Sizin içiniz rahat olsun. Hatta seçimden seçime makarnalarınız ve kömürünüz de hazır. Ne dersin Ümit Aktaş? Daha derinden alalım mı tartışmayı? Yoksa çok gerilere gitmeden sadece son on yılda olan özgürlüklerimiz nasıl yok ettiğinizi anlatmaya devam edelim mi?  Yoksa siz bunlara yeni bir isim mi buldunuz? Ben bunlara 'anlam kargaşası' diyorum. Tüm bu yaşanan çirkinliklere ve kabadayı erkek bakış açısına rağmen, benim ülkemde bir gün gelecek bahar , açacak kır çiçekleri ve 'derinden' gerçekten gülecek, şeker yiyebilecek kara yağız esmer çocuklarımız. Özgürlükten, barıştan yana umudumuz hiç kırılmadı. Düşlerimizdir bizi hayatta tutan, yetmedi gücünüz bunu almaya ellerimizden!...

Bu da tehlikeliymiş meğer...

    Bazen de oturup türkülerimizi bir çok dilde söyler, çayımızı, biramızı, rakımızı, kahvemizi demleniriz. Efkarlanıp 'yarın yanağından gayrı paylaşmak için her şeyi her yerde' türküsünü bir ıslık gibi bağıra çağıra hep bir ağızdan söyleriz. Bazen de bir cumartesi annesi olup fotoğraf sergileriyle, Bandista şarkılarıyla acımıza rağmen dans etmeyi başarabiliriz.

Şimdi düşündüm de bayağı tehlikeliymişiz. 
Bu tür sosyal mekanlarda bir araya gelmeler! "Siz itaat edin,biat edin! Düşünmeyin!" Nasıl olsa sizin yerinize düşünen liderleriniz, kanaat önderleriniz, televizyon yorumcularınız var. Sizin içiniz rahat olsun. Hatta seçimden seçime makarnalarınız ve kömürünüz de hazır. Ne dersin Ümit Aktaş? Daha derinden alalım mı tartışmayı? Yoksa çok gerilere gitmeden sadece son on yılda olan özgürlüklerimiz nasıl yok ettiğinizi anlatmaya devam edelim mi?  Yoksa siz bunlara yeni bir isim mi buldunuz? Ben bunlara 'anlam kargaşası' diyorum. Tüm bu yaşanan çirkinliklere ve kabadayı erkek bakış açısına rağmen, benim ülkemde bir gün gelecek bahar , açacak kır çiçekleri ve 'derinden' gerçekten gülecek, şeker yiyebilecek kara yağız esmer çocuklarımız. Özgürlükten, barıştan yana umudumuz hiç kırılmadı. Düşlerimizdir bizi hayatta tutan, yetmedi gücünüz bunu almaya ellerimizden!...

                                                                                                                                        Selma Zencir

MEKTUBUMUZ VAR!

                                     
       Büşra, Melek ve Damla'nın mektupları elimize yeni geçti.Mektuplarında her bir kadının ayrı ayrı 8 Mart'ını kutlamışlar.
   
    Büşra  ;"Ben , biz genel anlamda iyiyiz...İçeri ya da dışarı kavramlarını düşündüğümde aslında şunu fark ediyorum. Dışarısı modernizenin ve onun zihniyetinin kuşattığı çok daha geniş bir zindan bu anlamda bizler özgür yaşam uğruna bu kör zindanda da olsak, dışarıda-o geniş zindanda da bu umutla atacağız tüm adımlarımızı. Ortada bir de kadının beş bin yıllık tarihi, kırıma uğramışlığı,inkar edilişi gibi bir gerçeklik olunca biliyoruz ki sistem bizi iki yerden vurmak istedi.Fakat bizler özgür yaşama ulaşana dek bunun için önümüze sıralanan her engeli aşacağız."
    Damla; "Burada her şeye kulak kabartmış durumdayız, sürecin bu hızlı ilerleyişi hem umut verici hem de endişelendirici. Hep birlikte yaşayıp göreceğiz neler olacağını.Direnişe her daim devam buranın zor tarafları çok, öncelikle adlilerin kaldığı bir cezaevi, başka siyasi tutsaklarda var erkeklerden ama bizi onlardan, öğrenci arkadaşlarımızdan uzak tutuyorlar ve çoğu isteğimiz de reddediliyor. Hele ki kadın ihtiyaçlarına karşı tamamen duyarsızlar."
    Büşra,Damla ve Melek Denizli Pamukkale Üniversitesi'nde açlık grevleri döneminde yaptıkları basın açıklaması nedeniyle tutuklular. Herkes susarken insanların ölümüne sessiz kalmadıkları için, 6 aydır tutuklular. Denizli'de kaldıkları  için davaları İzmir' de görüldü fakat İzmir'e gittiklerinde 6 aydır saçma sapan nedenlerden tutuklulukları yetmiyormuş gibi bir de daha beter koşullarla karşılaşmışlar. Büşra,Melek ve Damla bir de 6 kadın arkadaşımız kötü koşulları ve keyfi uygulamaları protesto etmek için açlık grevine başladı 14 mart günü. Ve açlık grevleri taleplerinin kabul edilmesiyle 31 gün sonra sona erdi.

Bu dava 28'i tutuklu 102 arkadaşımızın yargılandığı dava.

Bu dava Türkiye'de en çok öğrencinin yargılandığı dava.

Bu dava Türkiye'de  en çok tutuklunun yargılandığı dava.

Bu dava tek seferde en çok tutuklamanın yaşandığı dava.

Bu dava somut diye iddia edilen tek delil olarak iddianamesinde  "bir adet basın açıklaması"  olan tek dava.

  Ve bu dava 28 Mart günü büyük  önlemler alınarak başlatıldı üç gün süreceği söylendi  fakat ikinci gün apar topar karara bağlantı. Duruşmada tutuklu 15 öğrencinin Kürkçe savunma talepleri mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Ancak kişi başı 30 lira tercüman parası istendi. Öğrenciler tercüman parasını "dilimiz satılık değil, satmayız, satın almayız." diyerek reddettiler. Diğer tutuklu öğrenciler Kürtçe savunma talebi bedelsiz olarak kabul edilinceye kadar savunma yapmayacaklarını belirttiler. Bu nedenle hakim "mahkemenin pazartesiye uzamaması için bugün tutukluların avukatları savunma yapsın ve karar verelim" demiş. Yani aslında hakim demiş ki; " siz misiniz dilimizi, arkadaşımızı satmayız diyen eh o zaman bir ay daha kalın o duvarların arasında." Onlar içeri de biz dışarı da 29 Mart günü görülecek dava için biraz olsun adalet var mıdır derken "HİÇ TAHLİYE YOK!" haberiyle sarsıldık. Ve dava 26 Mayıs'a ertelendi.

   Şimdi belki Damla, Melek ve Büşra'nın bu sayıda yazmalarını beklerken onların durumlarını yazmak çok sinir bozucu ama üzgün değiliz aksine daha öfkeliyiz aksine daha kalabalıklaşıyoruz onları karşılamak için ve aksine satmayacağız hiç birimiz ne dilimizi ne birbirimizi. Biz bunları biliyoruz o yüzden, elbet Damla, Melek ve Büşra'yı ve daha nice tutuklu öğrencileri bırakmayacağız orada! Belki hemen değil ama elbet alacağız hepsini! Yoksa o adaletten yoksun duvarlarınız yoksa o leş her yanına kokunuz sinmiş duvarlarınız onlar ...Onlardan korkumuz yok elbet, sizin üstünüze yıkılacak o duvarlar, 

O DUVAR DUVARINIZ VIZ GELİR BİZE VIZ!

                                                                                                                           Türkü Zencir

BU MEKTUBU BANA SİZ YAZDIRDINIZ...



      Denizli'de 16 yaşında akrabası tarafından üç kez tecavüze uğrayan kız çocuğuna ....

      Bir çığlık duyuldu önce her yerde, dağ taş yerinden oynadı, dereler geri akmaya, güneş doğuya doğru kaçıp saklanacak yer aramaya gitti...

Baba güneşi görüyor mu insanlar? Neredeymiş bulabilecekler mi?

 "Uslu bir çocuk olursan" diyordun, ben hep uslu oldum, akıllı oldum, saygılı oldum; okulda, yurtta, arkadaşlarıma, anneme, sana , AKRABALARIMA!      Peki ne zaman sözünü tutup mor yollar getireceksin baba?

   Aklımda ki masmavi, kıpkırmızı, sapsarı milyon tane balonla bindim arabaya. Oraya zorla götürdü, bir sürü yaratık vardı orada, kokuyordu her yer ama bu alıştığım, bildiğim 'insan' kokuları gibi değildi baba. Orası daha önce hiçbir yerde rastlamadığım , bir sürü hayvan ölüsünün yıllardır bekletildiği
bir yer gibi kokuyordu. Orada olmamı kimse yadırgamadı. Çünkü oradakiler görmüyordu baba, oradakiler neydi baba? İnsan değil, hayvan değil, neydi?
Bir şey içirdi bana, 'Bitir çıkacağız buradan' dedi. İğrenç koku, iğrenç yaratıklar,'iğrenç' kelimesi anlamlaşıyor, somutlaşıyordu zihnimde, balonlarım bir bir sönerken koku zehirliyordu düşlerimi... Her şey bulanıklaşıyordu, varlardı ama silinip yeniden beliriyorlardı. Çıktık, arabaya bindirdi, yere basmadan yürüdüm sanki, ellerim büyüyor, küçülüyordu, aynada ki silueti görüyor, korkuyordum. Gidiyordu karanlığın içinde...Ağaçlar...Issız...Balonlarım...

"YAPMAAAAAAAAAAA"...Çığlık, karanlık, silik! Zihnimde ki son kırmızı balon söndü, uçurumdan düştü, simsiyah oldu kalbim, düşlerim, ellerim; orman kadar, gece kadar siyah...İçimde ki tüm kelebekler bir gün bile yaşayamadan intihar ediyorlardı kozalarında biiirrr biiirrr... 'O an' ben değil, tüm dünya kirlendi. öyle bir kirlenmekti ki baba, yüzyıllar boyu asit yağmurları yağsa temizleyemezdi yer yüzünü, insanları! Saklanmaya çalıştım günlerce kendi içimdeki boşluğa, o kadar büyük bir boşluk nasıl sığmıştı küçük bedenime baba?
  Korkuyordum, titriyordum, korkutuyordu, korkutuyordunuz; suç işlemişim gibi; birinin parasını çalmışım, birini öldürmüşüm gibi...SUÇ...GÜNAH... Çok korktum, korktukça daha çok korkuttu. 'Geleceksin' dedi, 'Yoksaaa'. GÖTÜRDÜ...Çığlık, karanlık, silik! Koku...Siz...Güneş doğmamak üzere mi batmış 'o' gece?

  Ölmek hiç bu kadar sıcak gelmemişti, soğuk, katı olan ölüm o kadar yumuşak , şefkatli açıyordu ki kollarını bana artık. "Bırakın beni" dedim, tuttun sıkı sıkı, şefkat vardı. Ölüm gibi değildi. Bırakmadın.Sarmaladın.
Yürekler toplayıp beni sarın baba, sarıp sarmalayın, uyutun beni, ta ki herkes UYANIP , benim için, Pippa Bacca için, N.Ç. için, İpek Şardağ için. hepimiz için, 'vaaahhh vahhh, tühhhh tühhh' demeyi bırakıp, topraklar altına gömülü "ADALET" 'i çıkartana kadar!...

 'Seni seviyorum' demenin en anlamlı halisin A.İ.

 Denizli'de yaşanan olay her yüreğe paslı bir çivi batırmıyorsa, çığlıkları duymuyorsak, merak etmeyin A.Ç.'ler bir gün sizin de kapılarınızı çalıp, huzurlu yuvalarınıza, hayatlarınıza bir gün ziyarette bulunup, her şeyinizi bir kaç dakika da alıp, tüm ışıkları söndürüp gider! Bu mektubu ben (imkansız olduğunu bilerek) adalet isteyen aile için yazdım, daha doğrusu 'SİZ' bana yazdırdınız...
                                                                 
                                                                                                                                   Tuğçe Taşçı              

Bilin(me)dik Hikaye



 Dövüldü, gelmişine geçmişine sövüldü, intihara kalkıştı, psikologlara sürüklendi, baskı gördü; ama O hepsine göğüs gerdi.
Darbe döneminde içeri atılan ‘anarşik’ bir gençten bahsetmiyorum. Tek ‘suç’u bir kadınla birlikte olmak, bir kadına aşık olmak olan genç bir kadından bahsediyorum.
21 yaşındaydı Sevim. Geçen yaz yazlıklarındayken harici usb belleğinde sevgilisiyle çekilmiş fotoğraflarını abisinin görmesiyle başladı her şey. Abisi gece dörtte konuşmak istediğini söyleyip evden çıkardı O’nu. Sahile indiler, yürüdüler, sessizliği kıyı boyunca korudular. Sevim bir gariplik olduğunu sezmişti sabırla bekledi. Sonrasını ondan dinlemeli;
         ‘Yürürken abim birden erkek arkadaşın var mı ? ’ diye sordu.Yok dedim.Hiç oldu mu bugüne kadar kaç tane oldu yani diye sordu.Oldu ama ciddi değildi yani pek oldu sayılmaz…Sustu yürümeye devam ettik. Berrak’ı nerden tanıyorsun dedi. O an anlamıştım bir şeyler öğrendiğini gerildim titremeye başladım için için. Arkadaş ortamından tanıyorum diye cevapladım. Konuya girmesini bekliyordum artık. Ölesiye gerilmiştim. Beklediğim oldu. Benim bilgisayarımda bir erkekle samimi fotoğraflarımı görsen ne tepki verirdin dedi. Beklediğim halde sarsılmıştım. Bilmiyorum, konuyu bana neden açmadığını düşünürdüm, kabullenirdim herhalde dedim şakaya vurmak istedim. Belki de duymak istediklerimi söylemiştim. Abim hala ciddiydi. Sevim o bilgisayarındaki Berrak’la olan fotoğraflar ne diye sordu. Afalladım çünkü bilgisayarımda fotoğraf olmadığından emindim. Ne fotoğrafı bilgisayarımda yok ki benim dememe kalmadan hard diskinde! dedi. O an kaçtığım gerçeğin içinde olduğumu anladım, öğrenmişti. Ağlamaya başladım tüm sinirlerimin boşaldığını hissettim. Abim sormaya devam etti ne zaman fark ettin ne zamandır böyle yani? Lisede fark ettim yani hep biliyordum ama öyle işte, Berrak ilk ilişkim değil diye kelimeleri geveledim kendimi ifade edecek durumda değildim. Başka kimler var dedi tanımazsın arkadaşlarım dedim. Sevim bu bir hastalık sen hastasın tedavi olacaksın psikologa gideceksin tedavi olmalısın demeye başladı. O anda patlayıp hayır bu hastalık değil ben hasta değilim bu normal bir şey diyebildim işte yanlış anlaşmamız burada cereyan etti. Abim benim normal olanın, olması gerekenin bu olduğunu, doğanın böyle olması gerektiğini kast ettiğimi sanmıştı oysa ben sadece bu durumda bir anormallik olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Tabi daha da hiddetlendi benden biraz uzakta konuşuyordu ben de korkumdan yaklaşamıyordum. Bu bir kompleks, erkeklerle iletişim kuramadığın için kadınlara yöneldin, bu bir eksiklik dedi. Kendimi savunmaya kalkıştım susturdu sadece onun sorularına cevap vermemi istedi. Yürümeye devam ettik. İskeleye geldik abim önde yürüyordu. Ben yavaşladım. Gel buraya dedi. Korkuyordum. Gelmeyeceğim dedim. Sevim gel buraya beni zorlama dedi. Gittim. İskelenin ucundaydık. Tartışmaya devam ettik. Durmadan ağlıyordum. Abim dönüp gitti ben orada kaldım. Berrak’ı aradım olanları anlattım. Sakinleşmeye çalışıyordum. Abim geri geldi ve yürü eve gidiyoruz herkes yattı kimseye bir şey anlatmak zorunda değilsin dedi. Eve gittik odama çıktım. Uyumak ne mümkün; gece boyu döndüm durdum yatağımda. Ertesi gün öğlene kadar çıkamadım yatağımdan annem geldi bir haller olduğunu anlamıştı kalk kızım bir şeyler ye dedi. Olanları anlattım. Annem daha önce benzer bir şekilde öğrenmişti durumu ama bilmezden gelmeyi konuşmamayı seçmişti hep. Anlatınca da kızım sen de karşı tarafa yönelmeye çalış o zaman dedi. Anne bu böyle bir şey değil anlatamıyorum sana bu ben hadi karşı tarafla olayım deyince olabilen bir şey değil sen benim ömür boyunca mutsuz olmamı mı istiyorsun diyebildim. O sırada abim geldi çıkmaya hazırlanıyordu. Kabul et sen normal değilsin, sapkınsın tedavi olacaksın psikologa gideceksin dedi tekrar. Gücüm kalmamıştı karşılık vermeye çalıştım. Tamam, abi gideriz ama pişman olacaksın ben bunun normal bir şey olduğunu düşünüyorum hasta değilim dedim.


 O yanlış anlaşılma yine parladı, aynı gözle bakmıyoruz dünyaya çok dar bakıyorsun dememe kalmadı abim üzerime atıldı dövmeye başladı yere düştüm başıma aldığım darbelerle kendimden geçer gibi oldum annem araya girdi abimi sakinleştirmeye çalışıyordu. Bu sırada hiç bir şeyden habersiz olan babam gürültüye geldi. Abimi beni döverken görünce deliye döndü oğlum ne yapıyorsun delirdin mi sen diye tuttu onu. Babama sen çık baba karışma dedi abim hala çok sinirliydi. Babam onu tutmaya devam edince, beni göstererek ‘lezbiyen!’ dedi. Sizin yetiştirdiğiniz çocuk böyle olur işte bir daha karışmayacaksınız bundan sonra ben ilgileneceğim diye bağırıyordu. Babamsa o tek kelimede takılı kalmıştı. Kendine gelince ikinci dayağı da ondan yedim. Öldürürüm seni yatırır keserim diye bağırıyordu. Arada fotoğraf lafı geçince fotoğraf makinemi alıp kırdı. Bunun üstüne abim babamı tutup çıkarmaya çalıştı baba tamam çık sen şimdiki kızların çoğu böyle diye yatıştırmaya çalıştı babam hala hakaretlerine devam ederken. Aşağı indiler. Ben o an hayatımın bittiğini mahvolduğumu düşünüyordum. Berrak’a mesaj attım beni buradan alın dedim. Telefonumu alabilirler diye kapattım. Abim döndü ve tahmin ettiğim gibi bilgisayarımı, telefonumu istedi. Hayatım bitti her şey bitti dedim. Yer yarılsın içine gireyim. O an tek düşünebildiğim ölmekti. Çakımı cebime koydum. Annemi odadan göndermeye çalıştım. Abim geri geldi ve kalk hazırlan dedi. Korktum anneme yalvardım götürmesin beni ne olur bırakma diye. Annem, 'saçmala abin o senin sakin ol' diyordu. Aklımda Berrak’ın gelip beni kurtarması umuduyla yavaş hareket ediyordum vakit kazanmaya çalışıyordum. Umudumu kaybedince banyoya geçip bileğimi kestim. Acı bile hissedemedim. Aklımda nereye götürüyorsa da yolda akar akar gitmeden ben ölmüş olurum düşüncesi vardı. Arabaya bindim. Yolda konuştuk, daha sakindi daha kabulleniş haldeydi. Kızdığı şeyin benim bunun normal olan olduğunu söylediğimi düşünmesiymiş. Yaşadığı tecrübeleri anlattı. Seni anlıyorum olabilir ama tedavi olman gerekiyor diyordu. Sustum. Berrak’ın beni merak etmiş olacağını söyledim. Telefonunu verdi. Aradım iyi olduğumu abimle olduğumu söyledim. Berrak hala şüpheliydi korkuyordu. Sonra abim beni şehirdeki evimize bıraktı. 5-6 saat orda kaldım açtım, yalnızdım, halsizdim, korkuyordum. Aklıma ev telefonu geldi hemen tekrar Berrak’ı aradım olanları anlattım, destek aldım, biraz rahatlamıştım. Abim geri geldi; herkese sordum bu yaşlarda önü alınmazsa kötüye gidermiş, psikolojik bozuklukmuş, ben bir psikolog buldum ona gidiceğiz dedi. Arabada giderken bileğimi kestiğimi söyledim deliye döndü çok korkmuştu sen bunu nasıl yaparsın deyip duruyordu işte bu yüzden tedavi olmalısın sen gerçekten hastasın dedi, hemen bir benzinliğe çekti bir şeyler aldı temizledik. Çok sarsıldığını görebiliyordum. Yola devam ederken kimseye bir açıklama yapmak zorunda değilsin, babamla da konuştum erkek arkadaşından ayrılınca bir kız arkadaşıyla duygusal olarak yakınlaşmış bir şey yok dedim. Hayatını yaşayacaksın. Kimseye bir şey anlatmak zorunda değilsin dedi. Öyle bir rahatlamıştım ki inanamıyordum olanlara.
         Yazlığa döndük. Babam yanıma geldi sarıldı, ben sarılamadım yabancım gibiydi sanki. O tekmeler, yumruklar, tokatlar, her biri uzaklaştırmıştı beni. Niye sarılmıyorsun dedi zoraki sarıldım. Yaşadığın yerde var mı böyle bir pislik dedi. Yutkundum kelimeleri daha acıydı. Yok dedim.
         Psikolog ilk seans sonrası abimle konuşmasında bunun bir hastalık olmadığını ve kendisinin yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. Eğer bir insan eşcinsel olduğunu fark ettiyse ve bundan rahatsızlık duyuyor değişmek istiyorsa değişik terapilerle tedavi yoluna gidebiliyoruz; ama burada böyle bir şey söz konusu değil. Sevim pırıl pırıl bir genç kadın ve ilerde de çok başarılı olacağına inanıyorum dedi.’
         İşte Sevimin hikâyesi böyle gelişti. Sonuçta görmezden gelen bir anne, bilmezden gelen bir baba, sonuna dek ardında duran abisi ve çok sevdiği Berrak’ıyla hayatına devam ediyor. Tüm dünyaya karşı, dimdik.
                                                          
                                                                                                                             Kadının El Hali

Kürtaj Benim Seçimim Cinayet Sizin Yönteminiz..!



   
  Kürtaj hakkı; kadınların istenmeyen gebelikleri sağlıklı koşullar altında sonlandırılmasını, kendi bedenleri ve yaşamları üzerinde söz sahibi olabilmesi koşullarından biridir.

     Sistem kürtaj uygulamasını, insanlığın başlangıcından günümüze uzanan kadın bedenine yönelik farklı şiddet yöntemlerini, baskılarını içerdiği bir uygulama dönüştürmeye çalışmıştır. Kısaca Türkiye'deki kürtaj tarihine bakacak olursak; I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra oluşan yıkıcı nüfus azalması nedeniyle kürtaj yasaklanır. İlk dönem liderleri kürtajın yasaklanmasını nüfusun arttırılması için gerekli görmüşlerdir. Bu dönemde altı ve üzeri çocuk sahibi olan kadınlar maddi olarak desteklenmiş hatta madalyalarla "onur"landırılmıştır. 1960'lara doğru gelindiğinde ülkede bir nüfus patlaması yaşanır. Nüfusun hızla ikiye katlanması ülkenin gelişmesinde bir engel oluşturulmaya başlamıştır ki bu dönemlerde ortaya Nüfus Planlaması Kanunu çıkartılır.. Bu süreç devam ederken verilere göre kürtaj yasak olmasına rağmen yılda 400 bin kürtaj gerçekleşiyor ve yaşanılan komplikasyonlardan dolayı 12 bin kadın hayatını kaybediyordur. Nüfus planlaması kanunu ile doğum kontrol yasalaşır ve aile planlaması klinikleri kurulur. Kürtajın hala yasak olduğu 1970'li yıllarda kadınların en az üçte birinin bir kere kürtaj olduğu tahmin ediliyor. Başka bir değerlendirmeye göre ise yıllık 200 bin ile 400 bin arasında yasa dışı kürtaj gerçekleşiyor ve bunların 12 bini kadın ölümleriyle sonuçlanıyor. 1983 yılına gelindiğinde ise kürtaj yasalaştırılır. Kürtaj yasalaştıktan sonra, kürtaj olma sayısı 3 kat azalır, anne ölümlerin hızı 6 kat azalır, kadınların yaşama süresi 14 yıla kadar artar, güvenli olmayan düşüklere bağlı ölüm ve sakatlıklar ortadan kalkar. Yalnız 1983'ten günümüze geldiğimizde Başbakan'ın kürtajla ilgili şu sözleri "kürtajı cinayet olarak görüyorum", "her kürtaj bir Uludere'dir" baskıları arttırmıştır. Başbakan ceninin yaşama hakkından bahsediyor. Eğer yaşama hakkından bahsedilecekse ilk önce  önüne geçemediği kadın cinayetlerine, işçi ölümlerine, çocuk istismarına, kadın tecavüzlerine, savaşta ölen insanlara, çocuk gelinlere bir çare bulsun!! Başbakan kürtajın cinayet olduğunu düşünerek yasaklanmasını istiyor. Yalnız kürtajın yasaklanması demek anne ölümlerinin artması demektir. Çünkü doğum yapmak istemeyen bir kadın kendi hayatına mal olsa bile o doğumu yapmaz. Kürtaj kadının konusu olmaktan çıktı dinin ve siyasetin çıkarlarına göre oynadığı bir olgu haline geldi. Kadınların kürtaj hakkı kullanılarak politika yürütülüyor. Bu günümüzde de daha baskıcı bir şekilde devam ediyor. Kürtajı yasaklama çabası kadının kendi üzerindeki yetkisini elinden alma çabası, kadını evin içine tıkma, çocuk yapıp onun bakımıyla ilgilenme, sistemin sözünden çıkmama, görmeme, duymama, bilmeme durumuna gelen bir varlığa çevirme çabasıdır.

     Son dönemlerde öyle bir baskının içerisindeyiz ki artık devlet hastanelerinde doktorlar kürtaj olmak isteyen kadınlara narkoz vermeden kürtaj yapıyor. Bunun en iyi örneği de bunu yaşayan bir kadının Ayşe Arman' gönderdiği mektuptur. Hastanelerde böyle bir durumun gerçekleşmesi kadınlar için büyük bir travmadır. Devletin bu baskıcı tutumu nüfus politikaları bir yana kürtajı engellemekte değil, kadınların öncelikli olarak çocuk doğurmak ve bakmakla yükümlü eşit olmayan vatandaşlar olduklarını bir kez daha vurgulamaktır. Kürtajın devletin belirlediği sınırlar içerisinde değil, kadınların istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereklidir.

     Yazının sonuna gelirken yinelemek gerekir, kürtaj haktır karar kadınlarındır. Sorun sadece kürtaj olup olmama mücadelesi de değil, kadının kendini kadın olarak kabul ettirme, kendi bedeniyle ilgili söz sahibi olduğunu gösterme, eşit, özgür yaşayabilme mücadelesidir. Hayatımız, kararlarımız, bedenimiz, rahmimiz, cinselliğimiz bizimdir. Bunlarla ilgili kararları da ancak biz kadınlar verebiliriz.
                                                            
                                                                                                                                  Bilsev Karkıner                                                                                                       

HAK YİYEN HACK YER!




     Bağımsız sinemacılara kendilerini geliştirebilecekleri, ifade edebilecekleri bir merkez oluşturmak,  büyük paralar harcanarak küresel bankerlerin tekelinde olan sinema sektörün de parası olmayanın da üretebileceğini göstermek ve sektöre farklı bir bakış açısı getirmek amacı ile 2011 yılında kurulan  BSM ( Bağımsız Sinema Merkezi) bu fikir ile yola çıkarak  “Denize Açılmanın Zamanıdır”, “Lenin-Sosyalizmin Kızıl Şafağı” filmlerini hazırladılar. Son olarak da Mart 2013 de adını bir çoğumuzun duyduğu kendilerini “devrim ve direnişin siber temsilcisi” olarak tanımlayan ve mücadelelerini, eylemlerini sanal  ortam da son derece güçlü eylemleriyle ifade eden Türkiye’nin tek hactivist grubu Redhack üzerine çekmiş oldukları belgesel ile karşımızda. RED BELGESELİ...
   Hak aramanın suç, hakkını aramanın terör sayıldığı, direniş ve mücadelenin her alanda sürdüğü, eşit ve aydınlık bir dünyadan umudunu hala yitirmeyenlerin dünyanın neredeyse her ülkesinde mücadelelerine devam ettikleri bu dönem de ülkemizde de direniş hızla ilerlemekte…  Fabrikalar da, kamu kurumlarında, okullarda ve SOKAKlar da… Aydınlık ve adil bir dünyadan umudunu asla kesmeyenler adına! 
   20. yüzyılda hayatımızın olmazsa olmazı haline ge(tiri)len internet aslında hızla ilerlemekte olan tüm dünya ile birlikte ülkemizi de kuşatan, yaşantımızı kuşatan bireysel ve toplumsal özgürlüklerimizi tamamen yok eden kültür emperyalizmi kavramının yansıması. Bunun dışarıdan bakıldığında çok masum ancak irdelendiğinde ve temeline bakıldığında küçümsenmeyecek derecede tehlikeli olduğunun ne kadar farkındayız?

         Çocuklarımızın oynadığı bilgisayar oyunları, yanımızdan asla ayırmadığımız cep telefonlarımız,  elektronik iletişim cihazlarımız hatta etrafımızdakilerle iletişimimizi sağlayan her türlü sosyal paylaşım ağları ve eklemek istersek çoğalacak kocaman bir liste masumiyet görüntüsü altında yıkıcı, yok edici, baskıcı çok da yabancısı olmadığımız kapitalizm kavramıyla bizi yüzleştiriyor… Sosyal kimliklerimiz adeta her birimizin parmak izi haline gelmiş durumda.  Özel bilgilerimiz sürekli birileri tarafından gözlemlenip incelenirken kamuya ait herkesin bilmesi gereken bilgiler ise gizli tutuluyor. İşte tamda bu noktada karşımıza çıkan RedHack grubu bizlere bilginin aslında herkese ait olduğunu asıl bunu gizlemenin suç olduğunu yaptıkları siber eylemlerle gösteriyor.
         Youtube üzerinden ücretsiz izleyebildiğimiz Red Belgeseli siber dünyada süren savaşın temelinden alarak bilmediğimiz birçok konuda izleyeni aydınlatıyor. “Hak yiyen Hack yer” sloganıyla kulaklarımıza takılan grubun çıkış öyküsü, siyasi ve politik duruşu, hedeflerinin yanı sıra grup ile ilgili bilmediklerimizi yahut yanlış bilinenleri yanıtlamak anlamında son derece başarılı bir belgesel…
                                                                
                                                                                                                                          Aslı Ertekin




HİÇ ŞAŞIRMIYORSANIZ…



      Bir sabun kadar kayganım şimdi. Köpük bağladı ruhum. Yataktayım. Beynimin sıkıştırıldığını hissediyorum. Dünyaya çöreklenmiş yılanların ortasında kaçabileceğim en benden yerde gibiyim. Zamanın, tutkuları güneşe uyarlayabildiği boyutundayım. Boyutum Notre Dame’ın Kamburu‘ndaki sevdayı sığdırır kucağına. Acı duyduğumu hissettiğim demlerde görüyorum ki acı yine acı çekme yetisi olanlara düşer, duymak isteyenler duyar çığlıkları. Kulaklarımızı, gözlerimizi kapatarak, duyularımızı yok ederek yaşıyoruz. Böyleyken her şey daha kolay yoluna girecek diye umut ediyoruz diye düşünürken bizi biz yapan, geçmişten getirdiğimiz tüm birikimlerimizi yok ederek yaşıyor, daha az insan oluyoruz .
    
      UMUT! Sıkıntı, sözcüğün kökeninin bozukluğundan kaynaklanıyor. Ummak yerine direnmeyi seçmeli. Umut sessizliği, beklemeyi, tepkisizliği barındırıyor içinde. Tutkunu olduğumuz şeyler getiriyor sonumuzu. Sessizliği sonu olacak insanlığın. Samimi olmayan, bizi eksilten, çoğaltmayan benliğimizden uzaklaştıran her şeye karşı direnmeli. Ses, sözcük, renk akıtmalı ruhlar.
Esrarlı şeyleri dehşet severim, diyor Dostoyevki. Sırrı var insanoğlunun. Herkes bir diğerinden, kendinden bile saklıyor kırgınlıklarını, gerçekliklerin... Çıkarın sakladıklarınızı, sandıklarınızdan. Sırrı dökülmüş hepsinin. Parlatın, netleştirin ruhlarınızı, beyninizi. Soyutlukların arkasına sığınıp bunlarla beslemeyin korkunuzu. Kendinize inanmaktan geçer başkaldırı. Dünyayı esrarlı yapan bir şey varsa o da insanın kendi içinde barındırdığı, kardeşi gibi birlikte yaşadığı bir ikinci kişinin varlığını keşfetmekti. Kendinizi uyandıramadıysanız belki ikiz kardeşinizi uyandırırsınız. Düşleri, düşünceleri hapsedilmişlere, bedeni yara bağlamış kadınlara, aç kalmışlara, boyun eğenlere, taklit etmekten kim olduğunu unutanlara, umut edip bekleyenlere, sistemin çarkına takılıp kalanlara şaşırmıyoruz, çocuk değiliz; ama bu çarkı döndürenlere, bu dünyayı yaratanlara tepkiliyiz .

‘ Hiç şaşırmıyorsanız artık çocuk olamazsınız . ’
                                                                                                                                          
                                                                                                                                        Aslı Gezgiç