Sistem kürtaj uygulamasını, insanlığın
başlangıcından günümüze uzanan kadın bedenine yönelik farklı şiddet
yöntemlerini, baskılarını içerdiği bir uygulama dönüştürmeye çalışmıştır.
Kısaca Türkiye'deki kürtaj tarihine bakacak olursak; I. Dünya Savaşı ve
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra oluşan yıkıcı nüfus azalması nedeniyle kürtaj
yasaklanır. İlk dönem liderleri kürtajın yasaklanmasını nüfusun arttırılması
için gerekli görmüşlerdir. Bu dönemde altı ve üzeri çocuk sahibi olan kadınlar
maddi olarak desteklenmiş hatta madalyalarla "onur"landırılmıştır.
1960'lara doğru gelindiğinde ülkede bir nüfus patlaması yaşanır. Nüfusun hızla
ikiye katlanması ülkenin gelişmesinde bir engel oluşturulmaya başlamıştır ki bu
dönemlerde ortaya Nüfus Planlaması Kanunu çıkartılır.. Bu süreç devam ederken
verilere göre kürtaj yasak olmasına rağmen yılda 400 bin kürtaj gerçekleşiyor
ve yaşanılan komplikasyonlardan dolayı 12 bin kadın hayatını kaybediyordur.
Nüfus planlaması kanunu ile doğum kontrol yasalaşır ve aile planlaması klinikleri
kurulur. Kürtajın hala yasak olduğu 1970'li yıllarda kadınların en az üçte
birinin bir kere kürtaj olduğu tahmin ediliyor. Başka bir değerlendirmeye göre
ise yıllık 200 bin ile 400 bin arasında yasa dışı kürtaj gerçekleşiyor ve
bunların 12 bini kadın ölümleriyle sonuçlanıyor. 1983 yılına gelindiğinde ise
kürtaj yasalaştırılır. Kürtaj yasalaştıktan sonra, kürtaj olma sayısı 3 kat
azalır, anne ölümlerin hızı 6 kat azalır, kadınların yaşama süresi 14 yıla
kadar artar, güvenli olmayan düşüklere bağlı ölüm ve
sakatlıklar ortadan kalkar. Yalnız 1983'ten günümüze geldiğimizde Başbakan'ın
kürtajla ilgili şu sözleri "kürtajı cinayet olarak görüyorum",
"her kürtaj bir Uludere'dir" baskıları arttırmıştır. Başbakan ceninin
yaşama hakkından bahsediyor. Eğer yaşama hakkından bahsedilecekse ilk önce önüne geçemediği kadın cinayetlerine, işçi
ölümlerine, çocuk istismarına, kadın tecavüzlerine, savaşta ölen insanlara,
çocuk gelinlere bir çare bulsun!! Başbakan kürtajın cinayet olduğunu düşünerek
yasaklanmasını istiyor. Yalnız kürtajın yasaklanması demek anne ölümlerinin
artması demektir. Çünkü doğum yapmak istemeyen bir kadın kendi hayatına mal
olsa bile o doğumu yapmaz. Kürtaj kadının konusu olmaktan çıktı dinin ve
siyasetin çıkarlarına göre oynadığı bir olgu haline geldi. Kadınların kürtaj
hakkı kullanılarak politika yürütülüyor. Bu günümüzde de daha baskıcı bir
şekilde devam ediyor. Kürtajı yasaklama çabası kadının kendi üzerindeki
yetkisini elinden alma çabası, kadını evin içine tıkma, çocuk yapıp onun
bakımıyla ilgilenme, sistemin sözünden çıkmama, görmeme, duymama, bilmeme
durumuna gelen bir varlığa çevirme çabasıdır.
Son dönemlerde öyle bir baskının
içerisindeyiz ki artık devlet hastanelerinde doktorlar kürtaj olmak isteyen
kadınlara narkoz vermeden kürtaj yapıyor. Bunun en iyi örneği de bunu yaşayan
bir kadının Ayşe Arman' gönderdiği mektuptur. Hastanelerde böyle bir durumun
gerçekleşmesi kadınlar için büyük bir travmadır. Devletin bu baskıcı tutumu
nüfus politikaları bir yana kürtajı engellemekte değil, kadınların öncelikli
olarak çocuk doğurmak ve bakmakla yükümlü eşit olmayan vatandaşlar olduklarını
bir kez daha vurgulamaktır. Kürtajın devletin belirlediği sınırlar içerisinde
değil, kadınların istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yapılması gereklidir.
Yazının sonuna gelirken yinelemek gerekir,
kürtaj haktır karar kadınlarındır. Sorun sadece kürtaj olup olmama mücadelesi
de değil, kadının kendini kadın olarak kabul ettirme, kendi bedeniyle ilgili
söz sahibi olduğunu gösterme, eşit, özgür yaşayabilme mücadelesidir. Hayatımız,
kararlarımız, bedenimiz, rahmimiz, cinselliğimiz bizimdir. Bunlarla ilgili
kararları da ancak biz kadınlar verebiliriz.
Bilsev
Karkıner
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder