Bir iletişim firması son günlerde TV’de sıkça rastladığım reklamında
izleyenlere şöyle sesleniyordu: “Arkadaşlarınızı evde bırakıp gitmeyin!”. Ev
içinde arkadaşlık nasıl olur diye sormadan edemedim kendime. Yok, hayır cevap
olarak hemen aklınıza üniversite yıllarında paylaştığınız ev arkadaşlıkları
gelmesin. Burada kastedilen evde yalnızken sosyal medya aracılığı ile kurulan
arkadaşlıklar yani sanal arkadaşlıklar. Peki gerçekten sanal arkadaşlık mümkün
müydü? İlk arkadaşlarımızı sokakta oyun oynarken edinmemiş miydik? Arkadaşlar
evin dışında değil miydi? Onlarla görüşmek için sokağa çıkmaz mıydık?
Eskiden mesafeler yüzünden zorunluluktan kullandığımız iletişim araçlarını
şimdi gönüllü olarak yüz yüze iletişimin yerine kullanır olduk. Çünkü böylesi
daha kolayımıza geliyor. Çünkü sanal ortamda bir ilişki kurmak için gerçek bir
çaba harcamıyoruz. Karşımızdaki insana karşı gerçek bir sorumluluk duygusu
taşımıyoruz. Karşımızdaki insanı artık görmek istemediğimizde ise, ki bu görmek
eylemi de genellikle sadece o insanın ekranda bir görüntüsünü algılamaktan
ibaret, bir tıkla silip atabiliyoruz. Bu kadar basit! Her şeyi tükettiğimiz
gibi insan ilişkilerini de çok çabuk tüketebiliyoruz. İnsanlar artık
birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bile konuşmuyorlar. Oysa arkadaş dediğin
bir bakışından nasıl olduğunu anlayan değil miydi?
Sosyal medya aracılığı ile kurulan arkadaşlıklar sosyal medyada var
olduğunuz müddetçe var ve ancak o kadar gerçek. Aslında sanal alemde
sosyalleşme insanları daha çok yalnızlığa itiyor ve daha çok
bireyselleştiriyor. Baktığınız zaman sosyal medyayı en aktif kullananların
yalnızlıktan en çok şikayet edenler olduğunu görürsünüz. Son yıllarda
psikiyatrlara yalnızlık, boşluk hissi, hayatın anlamsızlığı vb. gibi
şikayetlerle başvuranların sayısındaki artış da aslında bu yalnızlaşma ve
bireyselleşmenin bir göstergesi. Yani yaşanılan sosyal arkadaşlıktan ziyade bir
nevi sosyal yalnızlık!
Kapitalizm ekonomik ilişki biçimlerini sosyal ilişki biçimlerine yansıtmada
gerçekten başarılı bir sistem. Tüketim toplumu kavramını hayatımızın merkezine
getirip kondurdu. İnsanları sanal ortamlara hapsederken özgürlüğü burada her
şeyi paylaşabilmek olarak empoze etti. Sürdürülebilirliğini de, her ne kadar
son yıllarda yaşadığı krizlerle sürdürülemezliğinin sinyallerini çoktan vermiş
olsa da, biraz buna borçlu sanırım, kavram karmaşası yaratmaya yani.
Aldous Huxley 1931’de yazdığı Cesur Yeni Dünya adlı kitapta kitapları
yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin
kalmayacağını, pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna
tutulacağımızı, duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ipe asılı
bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre
dönüşeceğimizi öngörüyordu. Bugün sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisini
gördükçe Huxley’in nasıl müthiş bir öngörüde bulunduğunu bir kez daha
anlıyorum. Evet, Huxley haklıydı bizi sevdiğimiz şeyler mahvedecekti.
Yani reklamda haklılık payı da yok değildi hani: Zalımsın sosyal medya!
Leyla Demir
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder