30 Nisan 2013 Salı

BİR TELEVİZYON REKLAMININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Bir iletişim firması son günlerde TV’de sıkça rastladığım reklamında izleyenlere şöyle sesleniyordu: “Arkadaşlarınızı evde bırakıp gitmeyin!”. Ev içinde arkadaşlık nasıl olur diye sormadan edemedim kendime. Yok, hayır cevap olarak hemen aklınıza üniversite yıllarında paylaştığınız ev arkadaşlıkları gelmesin. Burada kastedilen evde yalnızken sosyal medya aracılığı ile kurulan arkadaşlıklar yani sanal arkadaşlıklar. Peki gerçekten sanal arkadaşlık mümkün müydü? İlk arkadaşlarımızı sokakta oyun oynarken edinmemiş miydik? Arkadaşlar evin dışında değil miydi? Onlarla görüşmek için sokağa çıkmaz mıydık?

Eskiden mesafeler yüzünden zorunluluktan kullandığımız iletişim araçlarını şimdi gönüllü olarak yüz yüze iletişimin yerine kullanır olduk. Çünkü böylesi daha kolayımıza geliyor. Çünkü sanal ortamda bir ilişki kurmak için gerçek bir çaba harcamıyoruz. Karşımızdaki insana karşı gerçek bir sorumluluk duygusu taşımıyoruz. Karşımızdaki insanı artık görmek istemediğimizde ise, ki bu görmek eylemi de genellikle sadece o insanın ekranda bir görüntüsünü algılamaktan ibaret, bir tıkla silip atabiliyoruz. Bu kadar basit! Her şeyi tükettiğimiz gibi insan ilişkilerini de çok çabuk tüketebiliyoruz. İnsanlar artık birbirlerinin gözlerinin içine bakarak bile konuşmuyorlar. Oysa arkadaş dediğin bir bakışından nasıl olduğunu anlayan değil miydi?

Sosyal medya aracılığı ile kurulan arkadaşlıklar sosyal medyada var olduğunuz müddetçe var ve ancak o kadar gerçek. Aslında sanal alemde sosyalleşme insanları daha çok yalnızlığa itiyor ve daha çok bireyselleştiriyor. Baktığınız zaman sosyal medyayı en aktif kullananların yalnızlıktan en çok şikayet edenler olduğunu görürsünüz. Son yıllarda psikiyatrlara yalnızlık, boşluk hissi, hayatın anlamsızlığı vb. gibi şikayetlerle başvuranların sayısındaki artış da aslında bu yalnızlaşma ve bireyselleşmenin bir göstergesi. Yani yaşanılan sosyal arkadaşlıktan ziyade bir nevi sosyal yalnızlık!

Kapitalizm ekonomik ilişki biçimlerini sosyal ilişki biçimlerine yansıtmada gerçekten başarılı bir sistem. Tüketim toplumu kavramını hayatımızın merkezine getirip kondurdu. İnsanları sanal ortamlara hapsederken özgürlüğü burada her şeyi paylaşabilmek olarak empoze etti. Sürdürülebilirliğini de, her ne kadar son yıllarda yaşadığı krizlerle sürdürülemezliğinin sinyallerini çoktan vermiş olsa da, biraz buna borçlu sanırım, kavram karmaşası yaratmaya yani.

Aldous Huxley 1931’de yazdığı Cesur Yeni Dünya adlı kitapta kitapları yasaklamaya gerek duyulmayacağı, çünkü artık kitap okumak isteyecek kimsenin kalmayacağını, pasifliğe ve egoizme sürükleyecek kadar enformasyon yağmuruna tutulacağımızı, duygu sömürüsüne dayanan içki alemleri ve tek başına ipe asılı bir tenis topuyla oyalanmak gibi şeylerle ömür tüketen önemsiz bir kültüre dönüşeceğimizi öngörüyordu. Bugün sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisini gördükçe Huxley’in nasıl müthiş bir öngörüde bulunduğunu bir kez daha anlıyorum. Evet, Huxley haklıydı bizi sevdiğimiz şeyler mahvedecekti.

Yani reklamda haklılık payı da yok değildi hani: Zalımsın sosyal medya!
                                    
                                                                                                                                          Leyla Demir


Hiç yorum yok: